21 Nisan 2013 Pazar

“Ne kadarda az şükrediyorsunuz?”


“Ne kadarda az şükrediyorsunuz?”

 

Kıl dönmesi ameliyatı olduğumdan beri beş aydır hala yüzüstü yatıyorum. Yara hala kapanmadı. Allah’ın sevmediği bir yatış şekli biliyorum ama mazeretim var Rabbimizin affına sığınıyorum. Sabır ve şükürle bu uzun yatış meyveli oldu hamdolsun. Allah elliden fazla yazı yazmamı nasip etti.

 


Gaflet, Allah’ı unutmak demektir. İbadetten uzak, günah işlediğinin farkında olmayan insanlar için “Allah gafletten uyandırsın” diye dua ederiz.

 

Ama bence dindar insanlar da gafletteler. Ben kendimi dindar görmüyorum. Benim gibi namaza benzer bişey kıldığını zannedenler de, engelliler de gaflet uykusundalar.

 

Çünkü yeterince şükretmiyoruz. Şeytanın en büyük oyunu insanların şükretmemelerini sağlamaktır. Rabbimiz Kuran’da Şeytanın bu hilesini haber vererek bizi uyarıyor. Ama yine de bu uyarıyı unutup aldanıyoruz.

 

“(İblis) Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.  (Araf Suresi, 16-17. ayetler)

 

Halbuki her an Allah’a şükür için “Elhamdülillah” demeliyiz. Nasılsın denildiğinde iyiyim hamdolsun demeliyiz. Diyoruz demesine de kalpten şükür hisleriyle dolmuyoruz. Öyle bir gafletteyiz ki sahip olduğumuz şeyleri düşünmüyoruz.

 

Yürümenin ne büyük bir mucize ve nimet olduğunu ve her an şükretmeniz gerektiğini en iyi biz engelliler biliriz. Bazen bakıyorum insanların nasıl yürüdüklerine şaşırıyorum. Önce bir ayağını kaldırıp öne atıyor. Ağırlık öbür ayağına biniyor. Dengeyi bozmadan böyle devam ediyor.

 


Hele bazen maçlarda saygı duruşunu izliyorum. İnsan kıpırdamadan dimdik ayakta duruyor. Acaba bir sopayı dimdik ayakta durdurmak için kaç dayanağa ihtiyaç olurdu. İnsanın ağaç gibi yeraltında kökleri yok. Ey yürüyebilen insanlar her ayağa kalktığınızda şükredin.

 

Ama bu mucizeye şükretmeyi Melun Şeytan bize unutturuyor. Çünkü bir şey sürekli olunca alışıyoruz ve böylece gaflete dalıp şükretmiyoruz. Hergün yediğimiz ekmeğin değerini ramazanda anlıyoruz. Aslında Rabbimizin orucu emretmesinin bir hikmeti de nimetlerin kıymetini anlamamızdır.

 

Sahip olduğumuz nimetlerin değerini anlayıp şükretmemizin bir yolu da hastane ziyaretidir. Ben emekli olduğumdan beri, pek çok kez hastanede yattım. Hastanede öyle hastalar gördüm ki halime şükrettim. Belki de bazıları da beni tekerlekli sandalyede görünce şükretmişlerdir.

 

Şikayete hakkımız yok. Bizim sahip olduklarımızı hayallerinde yaşatan nice insanlar vardır... Gözlerimin görmesine, konuşmaya ve müzik dinlemenin ŞÜKRÜNÜ NASIL YAPSAM?




Ben yürüyemediğim için üzülürken annesinin yüzünü görmeyi ve sesini duymayı hayal kuran binlerce genç var.

”Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Secde suresi, 9. ayet)





Hatırlarsanız aylar önce, beş yüzyıllık ömründe hep ibadet eden bir adamın mizanda bu beş yüzyıl ibadetinin sadece bir gözüne karşılık geldiğini anlatan bir yazı göndermiştim:

 


 

Yani hakkıyla asla şükredemeyiz ama sık sık “Elhamdülillah” deyip şükür hisleriyle dolmalı ve “Estağfirullah” diyerek te bu eksik şükrümüze af dilemeliyiz. Ne kadar az şükrettiğimizi Rabbimiz bir çok ayette bildiriyor.


”Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Mü’minûn suresi, 78. ayet)

Şükürsüzlük öyle bir nankörlüktür ki, Allah bizleri Şeytanın bu tuzaklarından korusun. Bize minik bir hediye verene defalarca teşekkür ederken, bizi yoktan vareden, böyle bir güzel ülkede yaratan, bizi ballarla, sütlerle, muzlarla, baklavalarla, böreklerle, karpuzlarla besleyen Allah’a şükredilmez mi?

 

Babam hergün beni tuvalete götürür ve vinçle klozete oturtur. Yatağıma geri getirince bazen teşekkür etmeyi unutuyorum. Ama babam yine beni hergün tuvalete götürmeye devam eder. Allah razı olsun deyince yüzünde bir gülümseme belirir. Allah şükretmesekte nimetlerini kesmiyor ama şükredince kazandığımız sevapları ahirette göreceğiz inşallah.

 

Fakir olduğu için maddi yardım yaptığımız engelli genç babamı her gördüğünde teşekkür edip içten dualar eder. Babamla onun bu samimiyetini hissediyoruz ve yeni yeni yardımlar yapıyoruz. Biz acizane böyle yaparız da sonsuz rahmet ve cömertlik sahibi Allah yapmaz mı?

 

“Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size nimetlerimi arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim Suresi, 7. ayet)

 

 
Peygamber Efendimiz SAV şöyle buyurur:

 

(Bir kimse, kavuştuğu nimeti her hatırlayışta, Allah'a şükrederse, Allahü teâlâ da, onun her şükrüne karşı yeniden sevab verir. ...) [Tirmizi]

 

(Bir nimet için Elhamdülillah diyen, nimetin şükrünü eda etmiş olur.) [Beyheki]

 

(Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur ) [Taberani] 

 

Allah şükrümüzü artırsın. En kapsamlı şükür ve Allah’ı hoşnut etmenin en iyi yolu NAMAZ kılmaktır. Namaz bizim Allah’a karşı kulluk görevimizdir. Namaz kılarken Allah’ı sıkça anmış olup, Allah’a karşı şükretmiş oluruz.

 



Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Yaşamayı anlamlandırma


Yaşamayı anlamlandırma

 

(BU YAZIYI 2008 DE EMEKLİ OLMADAN ÖNCE YAZMIŞTIM)

Sabah işe gelirken şunu düşündüm:

 


   Çoğumuz için hayat şöyledir: Sabah kalkmak işe gitmek, akşam eve dönüp yemek yiyip, televizyon karşısına ya da bilgisayar karşısına geçmektir; genelde böyledir, yanılıyor muyum?

 

   Şu kısacık dünya hayatında ne zaman öleceğimizi bilmemekle beraber, ortalama 60-70 yıl yaşıyoruz... Sonrası.... Ya sonsuz cennet.. ya da sonsuz azap (Allah korusun)

 

   Dünyada, tekerlekli sandalyede olmama rağmen çok mutluyum ama sıkılıyorum, sanki bişeyler eksik... Televizyonda filmler, maçlar, diziler, yeni indirdiğim mp3ler.. arabam, evim, bilgisayarım, internetim, yiyecekler… vs. sanki yine de bişeyler eksik...  İçimdeki özlem gitmiyor.

 

   Ben tam bir huzurla namaz da kılıyorum. Ama yine de sıkılıyorum. Tatiller, gezmeler, alışveriş merkezleri, sinemalar, çay bahçeleri.... Bir süre sonra alışıyorum ve tat almıyorum.

 

   Dünyada uzun bir süredir tekerlekli sandalyedeyim, üstelik Allah'a isyan etmedim, aksine çokça şükrettim. Akibetimden korkuyorum ama inşallah son nefesime kadar bu imanımı korursam, Rabbimin beni rahmetiyle cennetine almasını ümit ediyorum.

 

   Benim aklıma gelen sizin de aklınıza geliyor mu? Ya cennetteki nimetlerde alışkanlık yaparsa... Ya sıkıntı başlarsa.. (Elbette cennette bıkma olmayacağını Rabbimiz ayetle bildirmiş. Benimki sadece bir benzetme.)

 

  Geçenlerde Yunus Emre'den bir dörtlük okudum, şöyle başlıyordu :

“Cennet, cennet dediğin üç beş köşk, üç beş huri / İsteyene ver onları, Bana seni gerek seni...“ 

 

  Televizyonda bir deyim duydum, Asr-ı saadet.. yani saadet (mutluluk) yüzyılı... (Peygamber Efendi'mizin (s.a.v.) yaşadığı dönem) Peki dedim kendime, ne demek bu?.. Araştırdım. O zaman da bugünkünden de daha fazla içki, fuhuş, zulüm, haksızlık, eğlence, cehalet, amaçsız insanlar.... vs.

 

Peki neden saadet asrı?  Çünkü, O zaman diliminde Allah'ın sevgilisi, Kainatı O'nun için yarattığı iki cihan sultanı, Ahmedi Mahmudu Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem dünyayı şereflendirmişti...

 


O zaman diliminde yaşayan insanlar mutluydu. Çünkü sonsuz güç sahibi Yüce Allah'ın dünyadaki elçisini görüyorlar, konuşuyorlar, O'nunla aynı havayı paylaşıyorlardı...

 

O'nun doyumsuz sohbetini dinliyorlardı. Çünkü Allah'ın sevgilisi Efendimiz sav çok mütevaziydi. Çölden gelen bir kaba-saba, bağırarak konuşan bir bedeviyle bile sohbet ederek, cevaplayarak müslüman olmasına zemin hazırlıyordu.

 

   Dünyada en sevdiğiniz sanatçı veya beğendiğiniz ünlü biri yaşadığınız mahalleye gelecek deseler ne yapardınız? Üstelik herkesle tektek sohbet edecek deseler... (konser, imza günü, konferans,...)

 

Mesela başbakan veya mesela Tarkan bizim mahalleye konsere gelse üstelik bizim evede uğrayacağını bildirse, benimle de özel sohbet yapacak olsa... Bir ay önceden hazırlanmaya başlardım, bütün arkadaşlarıma haber ederdim.

 

Artan bir heyecanla beklerdim. İzlediğim filmlerden, yediğim yemekten zevk alırdım. Bir hafta önceden alışveriş yaparak, temiz ve güzel kıyafetler alırdım.

 

   Heyecanlı gün geldiğinde, güzel bir sohbet ve bana özel yeni besteler dinletisi, bir de üstüne beni öven sözler söyledi mi… üfff dünyayı verseler bu kadar sevinir misiniz? (Tarkan aklıma gelen sadece bir isim, çok ünlü ve beğenilen biri diye örnek verdim.)

 



   Cennette, Peygamber Efendimizin (S.a.v.) sohbetinde bulunacağız inşallah. Sıradan biri değil, Kainatı ve herşeyi yaratan Yüce Allah'ın sevgilisi...

 

Çünkü Allah O'na “Habibim” diye hitap ediyor. Yani sevgilim diyor. O'nun sohbetinde bulunmak, cennetteki bütün nimetleri anlamlandırmaz mı?

 

   Allah, bizlerin günahlarını affetsin ve cennetteki nimetlere ve Peygamber Efendimizin SAV sohbetine katılmayı nasip etsin inşallah.

 


Allah size dünyada da, ahirette de güzellik versin.

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

14 Nisan 2013 Pazar

Bu Temizliği Kim Yapıyor?


Bu Temizliği Kim Yapıyor?

 


Ben pek televizyon izlemiyorum. Ama sürekli radyo dinliyorum. Çeşitli radyolarda, bazen müzik bazen dini sohbet dinliyorum. Hatta akşamları bile yatarak televizyon yerine radyoyu açıyorum.

 

Geçen Çarşamba akşamı yattığım yerde yatsı namazını kıldıktan sonra 21:25 civarında Dost Fm’i açtım. Çınaraltı diye bir programı dinleyince takıldım kaldım. Zaten Dost Fm, uydudaki Dost Tv ile aynı yayını yapıyormuş. Sanırım Dost Fm sadece Ankara’da...

 

Şimdi o programda dinlediklerimden aklımda kalanları yazmak istiyorum:

 

Hayal edin, yüzyıllar önce yaşayan cahil bir çoban, bu yüzyıla geliyor ve evimize misafir oluyor. Diyelim ki salonda oturuyor. Oturduğu yerden mutfak görünüyor. Ve çalışmakta olan elektrik süpürgesini görüyor. Ama sadece süpürgenin borusunu görüyor. Düşünün süpüren kişiyi görmüyor.

 

Hayali bu kişiye sorsak ne oluyor orada diye; bize der ki, biri yerdeki pislikleri temizliyor. Süpürgeyi getirip göstersek ve sorsak, bu boru yapıyor olmasın?

 

Olur mu? Bu temizliği yapan bu olamaz, çünkü hayat sahibi olması lazım. Kudret sahibi olması lazım. İlim sahibi olması lazım. İrade ve hikmet sahibi olması lazım. Bu borunun ilmi yok ki nasıl temizleyeceğini bilsin. İradesi yok ki temizlik yapmayı seçsin. Bu boru canlı değil ki gücü olsun.

 


Şimdi o süpürgeyi bırakıp kainatı düşünelim. Ömrünü tamamlayan yıldızlar, kara delikler tarafından aynen bir elektrik süpürgesi gibi vakumlanıyor. Atmosferimiz, göktaşlarını ve güneşin zararlı ışınlarını eritiyor.

 

Ben küçükken düşünürdüm. Milyarlarca hayvan var, binlerce yıldır ölen hayvanların cesetleri nerede acaba? Denizde et yiyen balıklar, karada ise akbabalar, kartallar, solucanlar, karıncalar, kurtlar gibi hayvanlar temizlik işçisidir.

 

Ve toprağın yüzeyinde yapraklar ve koku yapan atıklar, dönüşüm makinesi gibi toprağa karışır. O çirkin görünüşlü gübreler ve yaprak kalıntıları bir dahaki senenin çiçek ve meyveleri olur.

İnsan vücudunda da alyuvarlar ve akyuvarlar, hücreler içindeki atık maddeleri dolaşarak temizlerler. Aynı bir çöp arabasının bütün sokaklardaki çöpleri toplaması gibi. Ve aldığımız nefes, kandaki karbondioksiti dışarı atarak kanımızı temizler.
Soluduğumuz havayı da ağaçlar fotosentezle temizler.

 

Bir arkadaşım Dikmen’de oturuyor. Akşamları Kızılay’a bakıyor. Egsoz gazlarıyla Kızılay’ın üstünü kara bir duman kaplarmış. Sabah namazında yine camdan bakarmış. Pırıl pırıl gökyüzü, yıldızlar görünürmüş. Rüzgar, geceleri şehrin üstündeki havayı temizliyor. Yağmur, her canlının su ihtiyacını karşılaması yanında aynı zamanda sokakları, bitki ve ağaçları yıkar, temizler.

 

Kainattaki bu temizliğe binlerce örnek verilebilir.

 

Akılsız, şuursuz bir hücre, rüzgar, karınca, yağmur, kara delik, bir ağaç vs... Tabi ki böyle sistemli bir temizliği kendi başına yapamaz. Demek ki, onlara temizleyin emrini veren ve bu temizliği nasıl yapacağını öğreten biri var.

 

O da sonsuz ilim, kudret, hikmet, irade, merhamet, hayat sahibi ALLAH’tır.
 

 

Sohbetin başına dönersek, o cahil kişi bile temizliği akılsız, şuursuz, iradesiz, kudretsiz, ilimsiz, hayatsız o borunun yapamayacağını söyledi. Kainattaki bu sistemli, düzenli, mermametli temizliği Allah’ın emrindeki rüzgar, yağmur, hücre, karınca, kara delik, ağaç gibi sebepler yapıyor diyenlere nasıl akıllı denebilir?

 

 
Bu âlem sarayındaki paklık, sâfilik, nuranîlik, temizlik “KUDDÜS” isminin tecellisinden geliyor. (Allah’ın 99 mübarek isminden biri)

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

10 Nisan 2013 Çarşamba

Bu, albüm satışlarını artırır mı?


Bu, albüm satışlarını artırır mı?

 


Sofraya yemeğe oturunca tek bir çeşit yemek olsa -mesela çorba- doymayız değil mi? Ama sofrada çorba, kuru fasulye, pilav, salata, ayran, tatlı olsa nasıl doyarız değil mi?

 

Nasıl ki bedenimizin gıdası olmazsa doymuyoruz, ruhumuzu da beslemek gerekiyor. Biliyorsunuz müzik ruhun gıdasıdır derler, çok doğrudur.

 

Sofrada tek bir gıdayla doymuyoruz. Ruhumuz da tek çeşit bir müzik ile doymuyor. Ben bu yüzden, birçok çeşit şarkı koyarak Müzik CD’si yapıyorum. TSM, THM, İlahi, pop, fantezi, oyun havası çeşitlerini 15-20 şarkılık bir CD yapıp arabamızda dinliyorum.

 

Ama yaptığım Müzik CD’leri orjinal albüm gibi kaliteli çalmıyor. Çünkü internetten indirdiğim mp3’ler genelde 128Kb te ile fakat orjinal CD’ler 320Kb’den fazla kaliteyle basılmıştır.

 

Eğer aynı şarkıyı her ikisinden dinlerseniz farkı görürsünüz. Buna rağmen çoğumuz orjinal CD almıyoruz.

 

Ben bunun nedenini, alacağımız albümün tek bir sanatçı ve tek bir türe ait olmasına bağlıyorum. Albümlerin pahalı olması tamam ama eskiden de fakirdik, millet kaset alırdı. Eğer bir çok sanatçı biraraya gelip bir albüm yapsa satışlar yükselir diye düşünüyorum. Bu yüzden sanırım çoğumuz radyo dinliyoruz.

 

Ben mesela Radyo7 dinlerim. Her çeşit müzik ayırmadan çalıyorlar. Özellikle Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ağırlıklı çalmaları beni daha çok bağlıyor.

 

Yemek yerken bir kaşık kuru fasulye ardından bir kaşık pilav yeriz. Bir TSM şarkısı ardından bir THM türküsü dinlemekte aynen böyledir.

 

Ben Ertuğrul Erkişi hayranıyım. Fakat bir albümü üçüncü kez dinlemem için farklı bir müzik dinleyip özlemek istiyorum. Dursun Ali Erzincanlı’nın şiir okuyuşunu beğeniyorum. Gökmen bey türküleri harika okuyor.

 


Bir çok sanatçının biraraya gelip bir albüm yapma olayına şöyle bir fikir aklıma geldi. Misal olsun diye yazıyorum. Mesela yukarıda zikrettiğim bu üç sanatçı veya daha fazla sanatçı biraraya gelerek, üçer veya dörder şarkıyla bir albüm yapsalar ne güzel olur.

 

Efendim ben müzik sektöründe hiç çalışmadım. Sadece bu yazdıklarımı iyi bir müzik dinleyicisinden acizane bir dilek olarak kabul ediniz. Böyle bir albümün ticari, hukuki anlaşmalarından anlamam ama sadece bir fikir sundum.

 

Albümler promosyonlu da olsa, satışlar artar diye düşünüyorum. Albümle beraber çok satan ucuz bir kitap verilebilir. Veya son çıkan ve çok satan kitap bu albümü alana yarı fiyatına gibi... Çocuk albümleriyle hikaye kitabı verilebilir.

 


Böyle yapılınca albüm satışları inşallah artacaktır. Yeni fikirler üretmeliyiz. Orhan Gencebay’ın en son 32 sanatçılı albümü gibi mesela...


 
Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )



 

7 Nisan 2013 Pazar

Boşa geçirilen anlar


Boşa geçirilen anlar

 
"Hakikati idrak etmiş bir insanın bu dünyada boşa geçirilecek bir ânı yoktur."    Osman Nuri Topbaş
 
 
Bu sözü kendime şiar edinecem inşallah. Hepimiz biliyoruz ki ölüm yaklaşıyor ve büyük bir hızla ahirete doğru gidiyoruz. Önümüzde dehşetli bir azap yurdu cehennem var. Dünyaya dalıp, ölümü ve ahireti unutup, günahlarla ibadetten uzak, ömür geçiren nice insanlarımız var.
 
 
Evet, nasıl ki karşımızda bir dostumuz veya yakınımız, diri diri alevlerle tutuşsa nasıl söndürmeye koştururuz, çabalarız, su dökeriz. Aynen bunun gibi cehennemde yanması muhtemel insanlara da öyle koşturmamız lazım...
 
 
Diyebilirsiniz evet, insanların aklı var, düşünsünler... Haklısınız, zaten biz inanmış müminlere düşen "emri bil maruf nehyi anil münker" yani iyiliğe teşvik edip, kötülükten sakındırmak ve böylece akla kapı açıp düşünmelerini sağlamak…  Şeytan var, nefis var, şeytanlaşmış insanlar var, dünyanın cazibelerine çekip ibadetten uzaklaştırmaya çalışan internet, televizyon, bilgisayar, alışveriş merkezleri... vs. var.
 
 
Sevgili Peygamberimiz SAV, Din nasihattir, diyor. İnsanlar düşünsünler diye Kuran'daki ayet tekrarları bu mahiyettedir.
 
 
Ben de acizane bu mailleri ve yazıları, okuyan dostlarımız, bir anlık da olsa, dünyanın geçici olduğunu ve ahireti unutmasınlar diye gönderiyorum..
 
 
Ölünce gözümüzdeki perde kalkacakmış. Allah'ın görevli meleklerini göreceğiz inşallah. Yalnız, bu beni utandırır gibime geliyor. Düşünsenize, kendinizi futbolcu yerine koyun. Yüzbin insan sizi seyrediyor.

Öldüğümüzde bizi hayatımız boyu her an gören milyarlarca meleği görünce , ben işlediğim günahları, onlar görürken mi işlemişim? deyip kafamı kaldıramam...


Peygamberimiz SAV hakkıyla tövbe edenlerin günahlarını, Allah meleklere unutturabilir diyor... İnşallah bizim günahlarımızı da unutturur... Amin
 
 
Efendim hayatımız hızla akıyor. Ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Çevremdekilere hadi namaz kıl, hadi cumaya gidelim, diyorum. Lafı değiştirip benim kalbim temiz, diyorlar. Elbette hepimizin kalbi temiz, kimsenin kötü olmasını istemiyoruz.
 
Ama kalbimizin güzelliğini Allah'a ispat etmek için namaz kılmalıyız. Bir insan Kelime-i şehadeti bile içinden söylese müslüman olmuyor. Açıkca diliyle söylemek ve kalbiyle tasdik gerekiyor. Diliyle kalbim temiz demek yeterli mi? Cennet bu kadar ucuz mu?
 
 
 
Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )
 

 

3 Nisan 2013 Çarşamba

Kabrin nur dolsun Fadime yenge


Kabrin nur dolsun Fadime yenge

 

Kitabımda annemin hem öksüz, hem yetim büyüdüğünü anlatmıştım. Annemle birlikte aynı kaderi paylaşan biri de Bekir dayımdır.

 


Bekir dayım, evlenene kadar abisi rahmetli Nevzat dayımın yanında büyür. Bekir Bekir dayım evlendiğinde ne köyde evi, ne  tarlası varmış. Allah yetimi sever. Abisi Nevzat dayım yıllarca Bekir dayımı kollamıştır ve beraber çalışmışlardır. Evlenirken Nevzat dayım, Bekir dayıma tarla, köyde bir ev ve bahçe vermiştir. Allah razı olsun.

 

Bekir dayımın en büyüğü benden küçük, dört oğlu olur. Fakat Bekir dayım ve Fadime yengem kız evlat sahibi olmayı çok istemektedirler. Rabbim yetimi kırar mı?

 

Allah, onlara bir değil, hem de ikiz kız evlat nasip eder. Biri Ayşe, biri Fatma’dır. Seksenlerde okul kapanınca Ankara’dan memleketimiz Ereğli’ye giderdik. Köye gidince Bekir dayımgilde kalırdık. O zamanlar ben 14-15 yaşlarındaydım. Fadime yengeme şaşırırdım. Birisi kucağında ikisi kundakta altı çocuğa bakıyordu. Bir de biz kalırdık.

 

Sabahları bazen kilo kilo patates kızartırdı. Bir tencere yemek bir öğünde biterdi. O zamanlar çamaşır makinesi yoktu. Bahçede kazanlarla su kaynatır, bakır leğenlerde elinde yıkardı. Koyunları ve inekleri sağardı. Altı çocuğuna rağmen evi pırıl pırıldı. Çocukların hepsini terbiyeli, edepli, sevgi dolu, temiz kalpli yetiştirdi.

 

Sevgili Bekir dayımın değerli eşi FADİME KASAPÇOPUR yengemi 26 mart 2013 Salı günü dört ay çektiği beyin kanseri sebebiyle ALLAH, yanına almıştır.

 


İnşallah çektiği ızdıraplar günahlarına kefaret olur. Allah, rahmetiyle muamele eylesin, Cenneti ve cemaliyle müşerref eylesin. Peygamberimize SAV komşu eylesin... Amin ...

 

Bekir dayım yine yetim yıllarına döndü. Allah Bekir dayıma ve çocuklarına sabr-ı cemil versin. Cennette inşallah hiç ayrılmayacağız.

 

Bir engelli olarak okuyunca huzur bulduğum minik bir kitapçık var. Bediüzzaman Said Nursi’ye ait  “Hastalar Risalesi” isimli kitaptan ‘Ölüm’ün imanla ölen için kimseler için mahiyetini paylaşmak istiyorum.

 

***


"ÖLÜM, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur'ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. * Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten (kulluktan) bir paydostur. *  Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. *  Hem hakikî vatanına ve ebedî makam- ı saadetine girmeye bir vasıtadır. *  Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna (cennet bahçelerine) bir davettir. *  Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye (ücret almaya) bir nöbettir. * Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir."

 

***

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )