13 Şubat 2017 Pazartesi

Gerçek Aşk Hikayesi


Gerçek Aşk Hikayesi

 

Yarın 14 Şubat Sevgililer günü.

 

Sevgi bu kainatın mayasıdır. İnsan sevince değişir. Asla yapamayacaklarını yapabilir. Kadın da sadece birkez aşık olur ve gerçekten severse sevdiğinden asla vazgeçmez.

 

Hep bir umutla bekler, hatta bir ömür bile… Bu yazımızda sevginin, aşkın, umudun, hasretin yaşandığı yaşanmış hüzünlü bir aşk hikayesi anlatacağız.

 

***

 

Ankara'dan ayrıldığı gün gibi yine hava yagmurluydu o gün. Gözyaşlarını saklayan Ankara yağmurunu çok seviyordu.

 

Onca yaşananlar, özlemler, hasretler… Sonunda yine kendini bir umuda bırakmıştı. Yine yeniden yollara düşmüştü. Eski aşkına gidiyordu yağmurlu bir günde…

 


Kapının önüne geldiğinde onu tekrar görme duygusu içini öyle ısıtmıştıki. Elleri Ankara soğuğundan buz tutsada içi ürperiyordu ya taşınmışlarsa, ya evde yoksa...

 

Yıllar öncesinde de çok çalmıştı bu zili. Zile bastığında kendini kaderin ve hayatın emin ellerine bırakmıştı. Zaten kaybedecek neyi kalmıştı ki…

 

Şİİr: Ya Evde Yoksan

 

Aşkınla ne garip hallere düştüm.

Her şeyim tamam da bir sendin noksan,

Yağmur yaş demeden yollara düştüm.

İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

 

Yanlış mı aklım da kalmış acaba?

Muhabbet sokağı numara doksan,

Boşa mı gidecek, bu kadar çaba,

İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

 

Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum,

Ne olur bir yerden karşıma çıksan,

Tepeden tırnağa sırsıklam oldum,

İçim ürperiyor, ya evde yoksan.

 

Cemal Safi

 

Yıllar öncesinde de çok çalmıştı bu zili, ama hep umutsuzluk ve mutsuzluk olmuştu sonu, vermiyordu babası bir türlü.

 

Aşkları öyle kuvvetliydiki, öyle seviyorduki, kız ölürüm de ondan başkasına varmam, diyordu ama babasını geçemiyordu bir türlü…

 

Behice açtı kapıyı. Gençlik aşkı Ömer, yıllardır adını sayıkladığı Ömer karşısındaydı. Yıllar saçlara ak düşürse de, birtek gözleri yeterdi ona… Yılların özlemiyle ikiside çocuk gibi ağlamaya başladılar…

 

HİKAYE BAŞLIYOR

 

Bu hikayeyi, gerçek vefalı dostlarımdan, iyi kalpli, engelli dostu, yufka yürekli, güzel insan, şu an Antalya’da yaşayan Ziraat Mühendisi Hülya Keleş Hanım anlattı.  (Kendisinden izin alarak yayınlıyorum)

 

Hülya hanımla dertleşirken uzun yıllardır şifam için dua ettiğimi ve bazen karamsarlığa saplanıp dua etmekten vazgeçtiğimi anlattım. Hülya hanım dedi ki:

 


Celal kardeşim asla ümitsizliğe düşme ve asla hayallerinden vazgeçme. Senin çok temiz bir kalbin var. Bak sana vazgeçmemekle ilgili gerçek hikaye anlatayım.

 

Hülya hanımın yakın dostu Mimar Nesrin hanımın teyzesinin hayat öyküsü bu hikaye…

 

Nesrin hanımın teyzesi Behice hanım, gençliğinde iyi kalpli bir gence aşık olmuş. Ömer ismindeki bu gençte ona aşık olmuş. Ankara’da oturuyorlar. Ömer defalarca kızı istetmiş babasından…

 

Behice’nin babası eşi olmadığından kendisine yaşlılığında bakması için, bencilce davranmış, kızı Behice’yi bu temiz gence vermemiş.

 

Ömer tam beş yıl istetmiş ama yine de vermemiş.

 

BAŞKASIYLA EVLENMEM

        

Efendi bir genç Ömer… Kaçırmak için zorlamamış Behice’yi. Sevgi, aşk insanı böyle davranır. Ne babaymış, birbirlerini seviyorlar işte, kızının mutluluğunu istemiyor sanki…

 

Ömer beş yıl sonra bakmışki babası inadından vazgeçmiyor, bu iş artık olmayacak. Ankara’da kalamamış. Aynı şehirde olupta onu görememeye dayanamamış.

 

Memleketi Bursa’ymış, Bursa’ya dönmüş. Evlenmiş, üç çocuğu olmuş.

 


Behice zaten o zaman babasına şöyle söylemiş; Ömer olursa evlenirim, başkasıyla da evlenmem baba, diyerek yemin etmiş.

 

Ve birdaha da kimseye bakmamış ve evlenmemiş. Bir ömür dedemle yaşadı demiş, Nesrin hanım. Ama unutamamış, hep ev işi yaparken ahh Ömer ahhh dermiş.

 

Hep gözü yaşlı dualar edermiş. Kavuşamayan sevgililer beni hep ağlatır, gözlerim doldu.

 

Biz çocukken hep o ismi duyardık, demiş Nesrin hanım.

 

BİR UMUTLA ANKAYA’YA GİDİYOR

 

Behice hanımın içindeki aşk ateşi hiç sönmemiş ve asla ümit kesmemiş. Sonra ne mi olmuş? Hülya hanım anlatmaya devam etti.

 

Ömer’in eşi ve Behice’nin babası kısa aralıklarla vefat ediyorlar. Tabi başkasıyla evlenmiş olsa da Ömer de ilk aşkını hiç unutmuyor.  

 

Küllenen aşk yeniden alevleniyor. Ömer, eşinin kırkı çıkar çıkmaz, belkide evlenmiştir, belkide oralardan taşınmışlardır ama ben yine de Ankara’ya bir gideyim, diyor.

 

Yazının girişindeki gibi Ankara’ya Geliyor. Behice aynı yerde oturuyor.

 

Her ikiside 50’li yaşlarda.

 

MUTLU SON

 

Kızı bu kez Nesrin hanımın babasından istiyor, elbette veriyor, bacanak oluyorlar. Evleniyorlar. Üç çocuğa öz evladı gibi bakıyor.

 

Hikayeyi dinlerken burasında ağlamıştım. 

 

Nesrin hanımın babası ziyaretlerine gittiğinde görürmüş: Çok mutlularmış. Bir yedi sekiz yıl kadar birlikte yaşayıp kısa aralıklarla ölmüşler.

 

Gerçekten film gibi hikaye değil mi?

 

Son ilginç bişey daha var. Nesrin hanımın babası cenazeye gitmiş. Cenazeyi yıkayan kadınlar, Behice teyzenin cesedinin gülümsediğini söylemişler.

 


Efendimizin SAV hadislerinde belirttiği “Aşk Şehit’i” olarak ahirete göçtü inşallah… Yalan dünyanın hırsıyla kirlenmediler. İnşallah aşkları ebediyen sürecektir.

 

Hülya hanım, Nesrin der ki; bizim ailede gerçek bir aşk hikayesi var, dedi ve

 

Celal. Asla vazgeçme, Bak gördün, Allah ol derse, bir sebep yaratır ve gönderir, dua etmeye, gözyaşıyla, senin tabirinle baklavalı duaya ısrarla, sabırla devam et, diye bitirdi.

 

***

 

Son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hanımefendi Hz. Mevlana ışığında kader hakkında;

 


Kader elbet değişir. Dua kaderi değiştirir. Cenabı Allah isteyince yazdığını siler, tekrar yazar. Yazmasını bilen elbet silmesini de bilir, değiştirmesini de, der.

 

Allah’ın istemesi için vazgeçmeden duaya devam etmeliyiz.        

 

Bu dört unsur ile, yani temiz kalp, vazgeçmemek, inanç, sevgi ile gerçekleşmesi zor görülenler değişir, kader tekrar yazılır.

 

Biz temizsek. Yaradan’a inanıyorsak, Vazgeçmiyorsak, Gözyaşıyla Dua varsa, Bu kadar şeyin üstüne zaten Yaradan kapısından geri çevirmiyor. İlahi kanun böyle…

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

 

9 Şubat 2017 Perşembe

Mesnevi Okumaları - 3


Mesnevi Okumaları - 3

 

Çok Kıymetli Gönül Dostlarımız,

 

İki hafta ara verdiğimiz yazılara 3. Yazı ile devam ediyoruz elhamdülillah. Bu hafta Mesnevi’yi henüz fazla okumayadığımız için önce iki yazıdan sonrasında ise son okuduğumuz hikayeden kısaca bahsedeceğiz.

 

Birinci yazımızdaki bilgileri, Yeryüzünde şu an yaşayan son Mesnevihan (Hz. Mevlana’nın eseri Mesnevi’yi her yönüyle en iyi bilen kişi) sevgili Hayat Nur Artıran Hanımefendi’nin etkinliklerinin paylaşıldığı Facebook grubundan aldık.

 

H. NUR ARTIRAN’IN MESNEVİ SOHBETİNDEN

 

Mesnevî ikliminde, zemzemlerin cömertçe ikram edildiği bir başka boyutta, kalplerimize nice şifalar sunan Rabbimize şükrederek sizleri selamlarız.

 

Efendim, Şefik Can Uluslararası Mevlânâ Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Muhterem H. Nur Artıran Hanımefendi 29 Ocak 2017, Pazar günü Türk Edebiyatı Vakfı'nda Mesnevî Sohbeti yaptılar. Sohbetlerinde “Sırrını saklarsan muradına çabuk nail olursun” hadisinin geçtiği, Mesnevî’nin ilk hikâyesi olan “Padişah ve Câriye Hikâyesi”ni şerh etmeye başladılar.

 


Konuşmalarının başında, kıssa ve hikâyeleri dinlemedeki asıl maksadın bunları kendi beden evimizde bulmak olduğunu ifade eden çok Muhterem H. Nur Artıran Hanımefendi; Hz. Yunus, Hz. Nuh, Hz. İbrahim (a.s.) kıssalarının kendi iç dünyamızdaki karşılıkları ile örneklendirdiler.

 

Hikâyede yer alan her beyit ve hatta her kelimenin bilinçli bir şekilde, özel olarak seçildiğine dikkatlerimizi çektiler ve “Ey Dostlar, dinleyin şu hikâyeyi anlatır hepimizin hâlini” buyuran Hz. Mevlânâ'nın bizi bize anlatmayı dilediğini ifade ettiler.

 

Sembolleri düşünerek, hikâyeyi dinlememizi-okumamızı tavsiye ettiler ve padişah ile ruhumuzun, câriye ile nefsimizin, kendilerine güvenip inşallah bile demeyen hekimler ile sahte şeyhlerin, gayb âleminden gönderilen hekîm ile de gerçek, hakiki bir mürşid-i kâmilin sembolize edildiğini açıkladılar.

 

Yalınayak, koşarak mescide giden ve hatasını anlayıp ağlayarak dua eden, Allah’tan yardım isteyen ve sonunda da derdine çare bulacak bir hekîmin gönderileceği müjdesini alan padişahın hâllerinin, bizler için de her türlü istek ve arzumuzda yol gösterici olduğunu vurguladılar.

 

Gayb âleminden gelen hekîme: “Sen Muhammed Mustafa’sın, ben de Ömer’im” diyen padişahın; artık ruhu ve nefsi arasında, tıpkı Hz. Ömer gibi adalet kurmak isteğinde olduğunu anlattılar. Ayrıca padişahın hekîmi görünce ona sımsıkı sarılmasının, “Bir ses duyduğunuz zaman ona tüm vücudunuzla yönelin.” hadis-i şerifine işaret ettiğini belirttiler.

 

Maddi manevi hayatımızda herhangi bir konuda başarılı olmak için bu hadisi gereğince anlayıp yaşamamız, bir işe yöneldiğimizde ona tüm duygu ve düşüncelerimizle, manevi varlığımızla sarılmamız gerektiği üzerinde önemle durdular.

 

***

 

HZ. MEVLÂNÂ’YI ANLAMAK

 

Bu ikinci yazımızda, Yine, Sevgili H. Nur Artıran’ın Semazen.net sitesinde yayınlanan Hz. Mevlana’yı anlamak başlıklı yazısından kısa bir bölümü paylaşmak istiyoruz:

 


 


(1909-2005) Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan güzide insan, yüz yılımızın yetiştirdiği âli şahsiyetlerden biri olan Merhum Mesnevihan Sertarik Şefik Can Hocamız; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir:

 

“Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir” Şefik Can Hocamız; gönlündeki sonsuz ilâhi aşkı, doksan altı yıllık engin tecrübesiyle; Hz.Mevlânâ’nın eserlerinde gizli olduğunu söyleyerek, tüm insanlık âlemine eşsiz bir mânevi miras olan; O müstesna eserleri, daha dikkatli bir şekilde okumaya, okuduklarımızı anlamaya, anladıklarımızı da yaşama gayreti içinde olmaya bizleri davet etmiştir.

 

Bu sebeple ki; Hz.Mevlânâ’nın tüm evreni kaplayan ilâhi nûrunun ve en büyük özelliklerinden biri olan, hoş görü ve insan sevgisindeki hikmetin asıl kaynağını eserlerinde görmeye çalışarak ; Divân-ı Kebir ve Mesneviden bazı beyitleri arz etmek isterim.

 

Cenâb-ı Allah; Hz.Muhammedi ve onun varisleri olan büyük velileri de bu âleme rahmet olarak gönderdi diye buyuran Hz.Mevlânâ; Kendisinin de çok büyük bir ilâhi rahmet oluşunun açık bir tecellisi olarak Divân-ı Kebir’de şöyle buyurmuştur:

 

“Biz cümle dertlerin devası, çaresizlerin çaresiyiz. Savaşta Hz.Ali’nin Zülfikâr’ıyız. Biz Hz Ahmedin tevhid müjdesini vermedeyiz. Hz.İsâ gibi çocukken beşikte konuşmaya başlamışız ”1

 

“Biz bu dünyada güneş gibiyiz. Herkese can vermeye, tüm insanlık âlemine yararlı, faydalı olmaya gelmişiz.

 

Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olmaya, onların gamlarını, kederlerini paylaşmaya gelmişiz.

 

Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayaklar altında ezilenleri, gül bahçesine getirelim, onlara neşeler bahşedelim diye bu dünyaya gelmişiz.

 

Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz ummanlar gibiyiz madenler gibiyiz; biz bu âlemde herkesin malıyız” 2

 

Arz edilen bu Divân-ı Kebir beyitlerden açıkça anlaşıldığı üzere Hz.Mevlânâ; Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz herkesin malıyız” diyerek, kendisinin belli bir millet, din ve mezhep ile asla sınırlanamayacağını çok açık bir şekilde ifade etmiştir.

 

Biz bu dünyada güneş gibiyiz diye buyuran Hz.Mevlânâ; tevhid rûhuyla yaşamayı kendisine gaye edinerek; Müslümanlığın üzerinde hassasiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düstûruyla; hiçbir ayrım yapmadan tüm yaratılmışları büyük bir muhabbetle kucaklamıştır.

 

***

 

4. HİKAYE: KİNDAR YAHUDİ PADİŞAHIN ÇOCUĞU ATEŞE ATTIRMASI

 

Hz. Mevlana bu hikayede, İsa AS devrinde, güya Musa AS dinini korumak isteyen, İsa düşmanı zalim ve gaddar bir yahudi padişahın Hristiyanları dininden döndürmek için ateş yaktırması ve…

 

Ve o yahudi pâdişâhın, kucağında çocuğu bulunan bir anneyi getirtip, çocuğunu ateşe attırması, çocuğun ateş içinde dile gelerek; halkı ateşe atılmaya teşvik etmesi anlatılıyor.

 hz mevlana ateş ile ilgili görsel sonucu

Hz. Mevlana hikaye içinde pekçok hikmet pınarı mesajlar verir. Bazıları:

 

O Yahudi, bir kadını çocuğu ile putun önüne getirdi, ateş yalımlanmıştı. Çocuğu anasından alıp ateşe attı. Kadın korkup gönlünü imandan ayırdı. Kadın put önünde secde etmek isteyince çocuk ateş içinde “ben ölmedim” diye haykırdı.

 

“Ana gel. Gerçi zahirde ateş içinde isem de ben burada iyiyim, hoşum. Bu ateş; perde olarak zahirde bir gözbağıdır. Fakat hakikatte mana yakasından baş çıkartmış, zuhur etmiş bir rahmettir. Ana gel, Tanrı’nın buhranını gör ki bu süretle Hak hastalarının zevk ve işaretini göresin.

 

Ana hakikatte ateş olan, fakat zahiren suya benzeyen bir alemden çık, bu ateşe gir de ateşe benzeyen suyu gör. Ateşe gir de ateş içinde gül ve yasemin bulan İbrahim’in sırlarını gör. Senden doğarken ölümü görüyordum, senden ayrılmaktan çok pek korkuyordum. Halbuki senden doğunca havası hoş, rengi güzel bir aleme gelip dar bir zindandan kurtuldum. Şimdi şu ateş içindeki sükün ve rahatı bulunca dünyayı ana rahmi gibi görmeye başladım.

 

Bu ateş içinde bir alem gördüm ki her zerresinde bir İsa nefesi var. Şekli yok kendisi var bir cihan... O zahiren var olan dünya ise sebatsız şekilden ibaret.

 

Ana, analık hakkı için gel, gir... bu ateşin ateşlik hassası yok. Ana, gel, gir... tam talih ve devlet zamanı. Ana, gel, gir... devleti elinden kaçırma.

 

O köpeğin kudretini gördün. Gel de bir de Tanrı’nın lütuf ve kudretini gör. Ben sana acıdığımdan ayağını çekiyorum, yoksa neşemden zaten seni kayıracak halde değilim. İçeri gel, başkalarını da çağır ki padişah ateş içinde sofra kurmuştur.

 

Ey Müslümanlar, hepiniz ateşe girin; din lezzetinden başka her şey azaptan ibarettir.

 

Ey ahali, hepiniz yüzlerce baharı olan bu nasibe pervane gibi gelin, atılın!” diye bağırdı.

O, cemaat ortasında böylece bağırmakta; halk, sesinden heybet içinde kalmaktaydı.

 

Bunun üzerine kadın, erkek kendilerini, ihtiyarsız, ateşe atmaya başladılar. Hem de memur olmaksızın, kimse kendilerine cebretmeksizin. Yalnız dost aşkı ile. Çünkü sevgili, her acıya lezzet verir.

Nihayet öyle oldu ki hademe, halkı “ateşe atılmayınız” diye menetmeye başladı.

 

O Yahudi’nin yüzü kara ve mahcup bir hale geldi. Bu sebeple pişman oldu, gönlü sıkıldı. Zira halk, imana eskiden olduğundan daha ziyade aşık, kendilerini feda etmede daha fazla sadık oldular.

 

Şükür olsun ki , Şeytan’ın hilesi ayağına dolaştı. Şükür olsun ki, Şeytan da kendisini yüzü kara gördü! Halkın çehresine sürüp bulaştırdığı zillet tamamı ile o adamlıktan dışarı padişahın yüzüne bulaştı.

 

O, pervasızca halkın elbisesini yırtardı, kendininki yırtıldı, halkın elbisesi sağlam kaldı.

 

 

Hz. Mevlâna bu hikâyeden hakîkatler çıkardığı, görünen dünya ile görünmeyen dünyanın, suret ile sıfatın nasıl karşılaştırıldığı görülmektedir.

 

***

 

Bu yazıdan tek gayemiz Allah rızası için faydalı olmak.

Allah Mesnevi’yi okuyup anlamayı ve uygulamayı cümlemize nasip etsin.

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

6 Şubat 2017 Pazartesi

Dört Misalle Ölüm Sonrası Yaşam


Dört Misalle Ölüm Sonrası Yaşam

 

Hepimiz hiç ölmeyecek gibi yaşıyoruz. Çünkü Allah her insanın içine doğuştan ölümsüz olmak hissini vermiştir, ki böylece ölümsüz olmanın yolunu araştıralım.

 

Zaten dünyada bütün bilimsel araştırmaların hepsi bunun içinmiş. Ama tabi yanlış yerde arıyorlar. “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Ankebut suresi,  57.ayet)

 

Ölümsüz olmanın yolu, aslında Allah’a teslim olmak, emir ve yasaklarına uymaktır.

 

Zannetmeyinki, dindar insanlar ölümü çok seviyorlar. Onlar ölümü ölümsüzlüğün kapısı olarak görüyorlarda ondan. Yunus Emre Hz.’lerinin dediği gibi:

 

“Ölümden ne korkarsın,

Korkma ebedi varsın.”

 

Öldükten sonra elbet yaşam devam ediyor.

 
Mümin kullar için ölüm zindandan çıkıştır

Bu gerçeği, sevgili Efkan Vural hocamın bir Hadis-i Şerif’e işaretle fakire; “Sen çok iyi bir ilim taşıyıcısısın” dediği gibi, ilim taşıyıcısı olarak çeşitli yorumlarımızla sadece dört örnekle hatırlatmak istiyoruz:

 

BİRİNCİ MİSAL

 

Rabbimiz Yasin Suresi’nin başında bir olay anlatır:

 

Gelen üç elçiyi (yıllarca) dinlemeyen ve yalanlayan bir kavim vardı, artık tam peygamberleri taşlayacakken bir adam oraya koşarak geliyordu. Ve diyordu ki:

 

“Ey kavmim sizden hiçbir ücret istemeyen bu elçilere uyun!” (Yasin suresi, 21. ayet)

 

Sonunda onu öldürüyorlar ve öldükten sonra meleklere şöyle sesleniyordu.

 

(Kavmi tarafından taşlanarak ölüme giden o kimseye:) “Cennete gir” denildi. (O da:) “Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve cennetle ikram edilenlerden kıldığını kavmim bilseydi!” dedi.”    (Yasin suresi, 26, 27. ayet)   

 

Yani aslında ölen bedeni idi ve ruhu diri, şuuru yerinde idi ve hala kavmini düşünüyordu. Öldükten sonra konuşuyordu. Yani iyi biri olduğu için ölüm sonrası yaşamı cennette devam ediyordu.

 

Tefsirciler, olayın Hatay’da yaşandığını, o kişinin Habibinneccar olduğunu ve o elçilerin Hz. İsa’nın AS havarilerinden olduğunu söylerler.

 

İKİNCİ MİSAL

 

“Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Bedir savaşından ayrılacağı gece, müşrik ölülerinin atıldığı kuyuya doğru yürüdü. Sahabiler de peşinden yürüdüler. Sonunda kuyunun kenarına gelerek durdu:

 

– Ey kuyuya atılanlar! diye seslendi. Sonra onların isimlerini babalarının isimleriyle birlikte birer birer saydıktan sonra:

 


– “Sizler peygamberinize karşı ne kötü bir topluluktunuz! Sizler beni yalanladınız, başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar. Siz beni yurdumdan çıkardınız, başkaları ise bana kucak açtılar. Siz benimle çarpıştınız, başkaları ise bana yardım ettiler. Şimdi Rabbinizin vaad etmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbimin bana vaad etmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum.” buyurdu. Müslümanlar bu konuşmaya şaşırdılar.

 

 Hz.Ömer (r.a) :

 

– “Ya Resulallah! Şu cansız cesetlere ne diye konuşursun?”

 

Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle cevap verdi:

 

– “Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Ama onlar bana cevap vermeye güç yetiremiyorlar!”

 

(Buhari, Meğazi 8; Müslim, Cennet, 77.)

 

ÜÇÜNCÜ MİSAL

 

Bu yıl yaz dönemini geçirmek için Ankara’dan memleketimiz Konya Ereğli’ye geldikten sonra 16 Mayıs 2016 Pazartesi kuzenimin kızı Nisa Tekin’in vefat haberini aldık.

 

Şubatta Lösemi tedavisi başlamış, dört ay sonra Hakk’a yürümüştü.

 

Annemin ablası Fadimana teyzemin torunuydu Nisa… 15 yaşındaydı. Birkaç yıl önce Karaman Ayrancı’da teyzemgile gittiğimiz bir bayram ziyaretinde görmüştüm.

 

Kuzenim Kadriye’nin kızı Nisa hayat doluydu. Kuzenleriyle bahçede koşturuyordu.

 

İstanbul’da yaşıyorlardı. Çokta zekiymiş, geçen sene Teog sınavında başarılı olmuş ve Denizcilik Lisesini kazanmış, orada okuyordu, şimdi üçe geçecekti.

 

Hep gülümserdi. Kuzenim hastanedeyken Facebook’ta paylaştığı resimlerde hep gülümsüyordu. Zaten vefat ettiği ana kadar bilincini hiç kaybetmemiş.

 


Kuzenim Kadriye başında ağlarken gözünü açamıyor, konuşamıyor ama annesinin yüzünü okşuyor, adeta teselli veriyormuş. Doktorlar Nisa fenalaşınca odadan çıkarmışlar ve az sonra son nefesini vermiş.

 

Allah rahmet etsin. Daha onun imtihanı başlamamıştı. İnşallah şehittir, ailesine mahşerde şefaat eder ve cennetteki makamı yüksek olur.

 

18 Mayıs 2016 Çarşamba Ambar köyünde toprağa verildi.

 

(Cenaze namazını kıldıran hoca Nisa şehittir, demiş.

 

Şehit inşallah. İstanbul’da cenazeyi memlekete getirmişler. Orada, “Şehitlere ölüler demeyin, onlar diridirler fakat siz anlayamazsınız” (Bakara, 154) ayetinin tecellisi şöyle olmuş.

 

Ambar köyünde cenaze evine bir kuş girmiş. Etraftakileri süzmüş. Sonra Nisa’nın annesi kuzenim Kadriye’nin başında uçarak epey çığlık atmış. Adeta kızarak bağırmış.

 

Efendimiz SAV, “Şehitlerin ruhları yeşil kuşların karnındadır, diledikleri gibi cennette dolaşırlar…” , buyurur. Nisa, yeter ağlama anne, orada rahatsız oluyorum, demiş sanki…

 

Öldüğü günde İstanbul’daki evlerinin penceresine bir kuş gelmiş. Pencereye çarpmış, girememiş, sonra da açık diğer pencereden girmiş, direk Nisa’nın odasına gidip dolabın arkasına saklanmış. Ben burda sizinle yaşayayım, der gibi…

 

Bunu Cenazeden iki ay sonra ramazan bayramında ziyaretimize gelen Nisa’nın annesi, kuzenim Kadriye anlattı. Allah sabr-ı cemil versin. )

 

DÖRDÜNCÜ MİSAL

 

Babamın ismini aldığı İsa dedem Çanakkale Savaşı gazisiymiş. Çanakkale Savaşında bir gözünü ve dilinin yarısını kaybetmiş.

 

Atılan bombadan sıçrayan şarapnel parçası ile bir gözü akmış. O gözü takmaymış ve yandan gelen bir kurşun dilinin ucunu götürmüş; biraz peltek konuşurmuş.

 

Babama kuzum yerine kujum dermiş.

 
Babamın dedesi İsa Çelik ve oğlu Faik (benim dedem)

Babamın dedesi İsa dedem, babam çocukken 1961’de vefat etmiş. Babamın anlattığına göre İsa dedem hasta yatağındaymış. Köydekiler yine hasta ziyaretine gelmişler.

 

Ve ev kalabalıkmış. İsa dedem bir ara yatağından doğrulmuş. “Hele uşaklar şu odayı bir boşaltın hele; içeri giremiyorlar” demiş.

 

Herkes odadan çıktıktan sonra da son nefesini vermiş.

 

Bazen empati yapıyorum. İnsanlar gördükleri bir ölünün etkisinden bile zor çıkıyorlar.

 

İsa dedem, Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şiiri’nde tasvir ettiği o dehşetli tablodaki, o derin   travmayı nasıl atlattı. Düşündükçe gözyaşlarımı tutamıyorum.

 

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

 

Mehmet Akif Ersoy

 

Bir dizi filmde görmüştüm. Bir asker son nefesini verirken şehit arkadaşları kollarına girip onu karşılıyordu.

 

Belki de İsa dedemi de karşıladılar. İnşallah ben de ölünce onları görebilirim.

 

Annemin dedesi şehit, babamın dedesi gazi...

Allah, bizleri atalarımıza layık torunlar eylesin.

 

Daha çok misal verilebilir fakat yazımız çok uzadı.

Allah ölümü unutmayan ve ahireti ön plana alarak yaşayan salihlerden eylesin.

 

 

Celalin Penceresinden