9 Ocak 2013 Çarşamba

Ah Doktor hanım ne desem size...


Ah Doktor hanım ne desem size...

 

     Allah bizi bu dünyaya bir plan dahilinde göndermiştir. Allah her gün, bir karıncanın bile rızkını verirken, yarattığı en üstün varlık olan biz insanı unutur mu? Hiç kimse okulda öğrendiği bilgilerle, kesin hüküm vermemelidir. Buna örnek benim başımdan geçti. Şöyle ki:

 

***

 

 

“Kasım 1993’teydi. Hastaneye yatalı yirmi gün olmuştu. Yapmadıkları tahlil, test kalmamıştı. Defalarca kan aldılar. Ekg, Emg, tomografi.. her şeyi yaptılar. Hatta iki defa MR (emar) çekildi. O sıralarda elimi arada duvardan destek alarak yürüyebiliyordum.

 

 

“Bir sabah uyandım. Doktorlar dokuz gibi vizite gelirlerdi. Yine duvardan destekle yürüyerek hastane balkonuna çıktım. Üniversitede yurtta alıştığım illeti yaktım. Oturduğum balkondan hastane bahçesindeki koşuşturan insanları seyrederken gözüm daldı. Dumanı üflerken anılar film şeridi gibi geçti. Daha dört ay önce üniversiteyi bitirmiştim. Tüm çocukluğum ve delikanlılığım boyunca hep alay edilirdim: “Sen sarhoş musun? , Niye düz yürümüyorsun? Yamuk! İçtin mi sen? , Sallanmasana! Dik dursana bi ya! Dengesiz! vs. … Yürürken balkonlardaki insanların bakışlarından çok utanırdım ama, daha bunun bir hastalık olduğunu bile bilmiyordum. Sanki böyle yürümeyi ben istiyordum?

 

 

“Kendimi bildim bileli, geceleri dökmeden çay taşımanın ve dümdüz yürümenin hayalini kurardım. Belki bir ilaçla veya iğneyle düzelebilme ihtimali vardır, belki çok basit bir tedavisi vardır diye düşünürdüm. Ama kimseye derdimi söyleyemedim. İnsanların nasıl düz yürüyebildiklerini çok merak ederdim. Hani doğuştan görme özürlü birisi, görmenin nasıl ve ne demek olduğunu anlayamazmış ya, benimki de aynen öyle. İşte şimdi beni hastanede inceliyorlardı. Ümitle sonucu bekliyordum. Belki de iyileşecektim…” Saat dokuza geliyordu. Tekrar odaya geçtim.

 

 

“Doktorlar geldi. Bizimle ilgilenen doktorlar, klinik şefine biz hastaların durumu hakkında bilgi verdiler. Her günkü sabah kontrolü bitmişti. Ben odadaki diğer hastalarla sohbete başladım. Konu müzikten açıldı. Ben o zamanlar Orhan Gencebay hayranıydım.

 

 

“Yanımdaki hasta ‘Ben Samsun’da yol üstü lokanta işletiyorum. Orhan bey, bana Samsun’a her gelişinde uğrar.’ dediğinde çok sevindim. O hastaya:

 

“Abi keşke ben de tanışabilsem” dedim.

 

“Kahkahalarla böyle sohbet devam ederken, benimle ilgilenen bayan doktor odaya girince sustuk.

 

 

“Yanıma geldi, içimi bir garip heyecan kapladı.

 

‘Celal, senin hastalığının ismi Friedreich Ataksisi’ dediğinde sözünü kestim.

 

‘Nasıl doktor hanım, ney pardon anlayamadım’, dedim.

 

Daha hastalığın adını bile telaffuz edemiyordum.

 

“Bu hastalık dengesiz yürümeyle başlar, sürekli ilerler ve tekerlekli sandalyeyle devam eder. Sonunda yatalak duruma gelir” dedi.

 

Nefes almadan dinliyordum ve göz pınarlarım dolmaya başlamıştı. Henüz on dokuz yaşında bir gençtim. Hayatın baharındaydım.

 

 

Yıllarca hayalini kurduğum düz yürüyebilmek gerçekten hayale dönüşüyordu. Sonra devam etti:

 

“Celal, sen şimdi hastalığının henüz başlangıç dönemindesin. Bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve maalesef tıbben tedavisi yok.”

 

 

Dişlerimi sıkıyor ve ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

 

“Bugünler senin iyi günlerin. Sen asla çalışamazsın. Yakında tekerlekli sandalyeye düşeceksin ve ilerde yaşarsan yatalak olabilirsin. Özetle durumun böyle.” dediğinde daha fazla kendimi tutamadım ve çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladım.

 

 

Doktor Hanım odadan çıktı. Oda arkadaşları teselli veriyorlardı, ama duymuyordum. Yatağa uzandım. Battaniyeyi üstüme örttüm ve ağlamaya başladım.

 

 

“Babam, kendimi idare ettiğim için refakatçi olarak kalmıyordu.

 

Saat on iki gibi gelince bakmış ki üstüm örtülü. Uyuyorum sanmış. Odadaki diğer hastalar babama uyumuyor, ağlıyor deyince üstümdeki battaniyeyi kaldırdı.

 

Babamı görünce tekrar ağlamaya başladım. Gözlerim ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Durumu anlattığımda hemen doktorla görüşmeye gitti.

 

“Gencecik çocuğa birden böyle söylenir mi?” diye münakaşa etmiş.

 

 

Doktor Hanımın babama cevabı şu olmuş:

 

“Ama hastanın kendi durumunu öğrenmeye hakkı var.”

 

Babam o zaman alıştırarak söyleseydiniz ya diye doktora epey bağırmış.

 

Sonunda doktor Hanım odama gelerek bana:

 

- Celal senin hastalığının henüz tedavisi yok ama, bak tıp çok hızlı ilerliyor. Yakında bu hastalığa da bir çare, bir ilaç bulunabilir. Her zaman umutlu ol, dedi.

 

Kısmen biraz da olsa rahatlamıştım.

 

***

 

İnsanlar önyargılı bilgilerle hemen karar veriyorlar. Allah’ın bizim hakkımızda bir kader planı olduğunu unutuyorlar.

 

Allah bana çalışabilmem için her sebebi hazırlamıştı. Hastaneden çıktıktan altı ay sonra 1994 te, tesadüf zannettiğim sebeplerle beni özel şirketteki işime kavuşturdu. Toplam on altı sene çalıştım ve 2010 da emekliliği doldurdum.

 

Babam o gün, o doktoru dinleseydi, ben bugün belki de hala evde yatıyor olacaktım ve asla emekli olamayacaktım. Bana böylesine güzel bir kader çizen Allah’a binlerce şükür olsun, hamdolsun.

 

Beni her gün arabayla işe götürüp getiren ve benim elim, ayağım, her şeyim olan babamdan Allah ebediyen razı olsun.

 

Şu an emekliyim, Ankara’da evde annem babam ve ben yaşamaktayız.

 

Yaşamak her şeye rağmen çok güzel

 

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

 

5 Ocak 2013 Cumartesi

Gülpembe’sine kavuştu


Gülpembe’sine kavuştu

 

Geçtiğimiz Çarşamba günü yani 2 ocak Barış Manço’nun doğum günüydü. Kendisi 1943 doğumluydu ve yaşasaydı bugün (2013) yetmiş yaşında olacaktı. O gün radyoda Barış Manço’nun bir dostu: “Barış abi, insan ölüm günü değil, doğum günü hatırlanmalı, demişti.” dedi.

 

Ben yıllar önce hayatımı anlattığım kitapçıkta, Barış Manço’nun vefatını öğrendiğim günü anlatmıştım. Barış ağabeyi doğduğu gün hatırlamak adına, o yazıyı sizlerle aşağıda paylaşmak istiyorum. Allah rahmet etsin.

 

 
***
 
Hiç unutmuyorum. 1 şubat 1999… Doktora gideceğimiz gün sabah televizyonu açtık. Sabah haberlerindeki dinlediğim haberle gözyaşına boğuldum. Çalan müzik Gülpembe şarkısıydı. Çünkü Barış Manço’nun öldüğünü haber veriyordu. İlk defa bir sanatçı için ağladım. Küçükken tek kanallı televizyonda yediden yetmişyediye programıyla büyümüştük. Dünyayı onunla biz de gezdik.
 
Haberlerde Barış Manço’nun eski bir röportajından bir bölüm yayınladılar. Sunucu soruyordu: “Efendim Gülpembe şarkısını kimin için yaptınız?” Barış Manço’yu bilirsiniz. Biraz hızlı konuşur. “Haa Gülpembe benim babannem.” Demişti. Ben de kendi babannemi hatırladım.
 
Barış Manço tam bir İstanbul beyefendisiydi. Hem Barış Manço’yu, hem babannemi, hem de gülpembe şarkısının sözlerini düşününce gözlerim yaşlarla doldu.
 

Sen gülünce güller açar gülpembe 
Bülbüller seni söyler biz dinlerdik gülpembe 
Sen gelince bahar gelir gülpembe 
Dereler seni çağlar sevinirdik gülpembe 
 
Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin sen inanamadık gülpembe 
Bizim iller sessiz bizim iller sensiz olamadı gülpembe 
Dudağımda son bir türkü gülpembe 
Hala hep seni söyler seni çağırır gülpembe 
 
Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin inanamadık gülpembe 
Bizim iller sessiz bizim iller sensiz olamadı gülpembe 
Gözlerimde son bir bulut gülpembe 
Hala hep seni arar seni bekler gülpembe 
 
Dudağımda son bir türkü gülpembe 
Hala hep seni söyler seni çağırır gülpembe

 

Barış Manço’da göçtü gitti bu dünyadan… Neşet Ertaş’ın dediği gibi burası yalan dünya… Bazen şarkılarını dinlerken sözlere dikkat ediyorum. Ne ibretlik sözler… Ne büyük sanatçı… Ne büyük bir kayıp ülkemiz için.

 

Öldüğüm zaman babannem, dedem, Celal amcam, İsa dedemle karşılaşmayı çok istiyorum. Tabi ki bir de inşallah Barış Manço’yla sohbet etmeyi çok isterim. Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın.

 

***

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

29 Aralık 2012 Cumartesi

Yeni yıl Yeni hedef


Yeni yıl Yeni hedef

 

   1 ,2 ,3 ,4 ,5 ...... evet ömrümüzden beş saniye geçti. Zamanı durdurmanın ve geri almanın hiç imkanı yok. Saati durdursak da geçen gün ömürdendir.

 

   İşte, ömrümüzden bir yıl daha geçti istesek de istemesek de... Ömür sermayesi tükeniyor. Belki de yarın dünyadaki son günümüz. Bu yılbaşında ne yapacaksınız? Gelin bu yeni yılda hayatınızda değişikler yapalım. Ancak, Yüce Allah'ın takdir ettiği olaylar dışında, irademizle yapabileceğimiz şeyleri, haydi beraber değiştirelim.

 

   Gelin, eğer sigara içiyorsaniz, bu yıl sigarayı bırakın... Yeter artık bu kilolar! sıkı bir rejim yapalım, spora başlayalım. Mesela sevdiklerinize zaman ayırın. Hiç oğlunuz veya kızınızla beraber, bir sirke veya basketbol maçına gittiniz mi?

Yeğenim Azra (doğum:Ocak 2011)
 

   Şöyle, bir on dakika düşünün. 2012 yılının başında, ne planlamıştım, neler yaptım ya da yapamadım diye… Keşke yapsaydım dediğiniz şeyleri yapmak için işte size yeni bir fırsat: 2013... Henüz hayattayken… Henüz sevdiklerimiz yanımızdayken..
 
 
   Bu yılbaşında; kendinize ve dünyaya güneş sisteminin dışından bakın.. Yani ufkunuz kainat kadar geniş olsun. Mesela; okyanusta gezen büyük bir gemide doğup büyüyen bir çocuk, gençlik çağına gelince sormaz mı? : Bu gemiyi kim sürüyor, bu gemi nerden geldi, nereye gidiyor?..vs.

 

İşte aynen bu misal gibi dünyamızda uzay denen okyanusta yüzen bir gemidir. Şu dünya meşgalelerinden sıyrılıp, dünyaya niçin geldiğimizi düşünmeye ne dersiniz?

 

Bunu kestirmeden öğrenmenin tek yolu Kuran’ın türkçe mealini okumaktır. Nelere para harcamıyoruz ki? On lira versek çok rahat alırız.


 

   Bu yıl, kendimize bir hedef seçelim ve planlar yapalım ve not alalım. Gelecek yıl, planladıklarımı acaba yapabildim mi? diye kontrol edelim.


 

Yüce Allah’tan hayırlarla dolu sağlıklı güzel bir YIL geçirmenizi niyaz ederiz.

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

22 Aralık 2012 Cumartesi

Yeter yediğin 70 sene


Yeter yediğin 70 sene

 

Şimdi sizden bir hayal kurmanızı istiyorum. Diyelim ki dünyanın en zengin, aynı zamanda en merhametli ve en cömert insanından bir davet aldınız. Sizi yedi katlı villasında bir hafta misafir edecek. Dikkat edin. Hem zengin, hem cömert ve merhametli… Düşünün artık ikramları…

 

Birinci gün birinci katta, ikinci gün ikinci katta, üçüncü gün üçüncü katta, en son gün yedinci katta misafir ediyor. Her tür ikramlar yapılıyor. Tatlılar, kebaplar, meyveler, meşrubatlar, canlı müzikler… vs.

 

En son gün yedinci kattayken, evsahibi sizi balkondan aşağı bir kaktırıyor. Yeter yediğin, artık gözüm görmesin seni !!

YAPAR MI BÖYLE BİRŞEY ALLAH AŞKINA? Yapmaz diyorsunuz değil mi?

 

Hayaldeki yedi katlı villanın her katını insanın yaşamındaki on seneye benzettim. Allah bize ortalama 60-70 sene ömür veriyor. Evsahibi ise Allahu Teala’dır. Evsahibinin son gün yedinci kattan atmaması gibi, Erhamürrahim olan Allah bizi yok eder mi?

 

Allah bizi bebekken anne sütüyle, çocukken anne babamızın eliyle beslettiriyor. Bizi böyle ballarla, sütlerle, muzlarla, karpuzlarla, portakallarla, etlerle,  balıklarla, verdiği rızıklarla yapılan yemeklerle, baklavalarla, daha neler neler… beslesin. Sonra da yeter yediğin içtiğin 60-70 sene deyip bir çukura atsın. Öyle mi?

 

Böylesine merhametli ve cömert, kainatın yaratıcısı olan Rabbimiz bunu yapar mı? Tabi ki yapmaz ama Allah neden bizi öldürüp çukura(mezara) atıyor?

 

Evet öldürüyor. Ölüm yokluk değildir. Ölen bu bedendir. Beden zaten topraktan yaratıldı, yine toprağa karışıyor. Ruhumuz ise ölmüyor. Kıyamete kadar berzah aleminde hayatı devam ediyor.

 

Allah kıyametten sonra ruhlara yeni bir dirilişle yepyeni bir beden verecek. Hiç ölüm, hastalık, yaşlılık olmayan sonsuz bir gençlikle eğlence yurdu cennet veya –Allah muhafaza buyursun- cehennem hayatı başlayacak.

 

Böylesine muhteşem dünyayı ve kainatı yaratan Allah, iyi kulları için çok daha mükemmel bir yurt olan cenneti yaratamaz mı? Her şeye kadir olana zor mu?

 

Ve dünya hayatının hesabı (ölüm gelmeden kendimizi bir hesaba çekelim. Acaba bugün ölsem yanımda götüreceğim samimi kaç ibadetim var diye…) neticesinde inşallah hep beraber cehenneme hiç uğramadan direk cennete girenlerden oluruz.

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

15 Aralık 2012 Cumartesi

Ömrümüz pil gibi azalıyor


Ömrümüz pil gibi azalıyor

 

   Emekli olmadan önce bir akşam işten eve geldikten sonra yemek yerken elektrik kesildi. Yemekten sonra odama geçip laptop bilgisayarımı açtım. (Tekerlekli sandalyede olduğumdan aslında her noktada babam yardım etti. )

 

Elektrik olmayınca malum internette olmuyor. Ben de bilgisayardaki programda Türkçe Kuran Meali okudum güzel enstrumental müzikler eşliğinde...


 

   Laptop bilgisayarın ekranı üzerinde pilin ne kadar süre daha gideceğini gösteren bir bilgi yeralır bilirsiniz. Kuran okurken ara sıra gözüm buna takıldı ve düşüncelere daldım. %78 , %74 , %54 , %43 ... gittikçe süre azalıyordu...

 

   O anda kendi hayatım gözümün önüne geldi. Yaşım 34 olmuştu.(Bu yazıyı yazarken 34 tüm. 2007de.) Zamanı geri döndüremezdim. Ömrüm hızla geçmeye devam ediyor. Laptoptaki pilin ne zaman biteceği görülüyordu ama insanların pilinin ne zaman biteceğini bizler bilemiyoruz. Ancak Yüce Allah bilir.

 

   Daha sonra güzel şeyleri hep erteleyen insanlarımız aklıma geldi. Hele bir emekli olayım namaza başlarım, Seneye sigarayı bırakırım inşallah, Okul bitsin işe gireyim namaza başlayacam , Çocuklar büyüsün, Hayatım düzene girsin hele.......... vs...

 

   Acaba bunun farkında mı değiliz, yoksa nefsimize uyup yaşamak kolayımıza mı geliyor? Biz bu dünyaya iyiyle de kötüleyle de imtihan olmaya ve Allah'ı tanıyıp kulluk yapmak için gönderildik.

 

Her insanın şarjı aynı gitmeyebilir. Ölenler hep ihtiyar mı? Yüce Allah hergün çevremizde ve televizyonlardaki yüzlerce ölüm haberiyle bizlere gösteriyor ki, ölüm kaçınılmazdır ve her yaşta her an karşılaşabiliriz...

 

   Laptop'un pili % 40’a gelmişti. Yani kırk dakika kadar daha bilgisayarı çalıştırırdı. O anda aklıma şu geldi; Ömrümüz henüz bitmemişti, yani hayattaydık. Bazı şeyleri düzeltmemiz için hala zamanımız vardı...

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

8 Aralık 2012 Cumartesi

Dünyaya bikere geliyoruz


Dünyaya bikere geliyoruz

 

" - Kardeşim dünyaya bir kere geliyoruz, ye, iç, gez , eğlen , ... hayatın tadına bak. "

 

   Bu cümle çok tanıdık ve hoş geldi di mi? Bu cümle insanları aldatmak için, kovulmuş şeytanın fısıldadığı en güzel cümlesidir... Aslında bir yönüyle doğrudur da. O da dünyaya bir kere geldiğimizdir. Doğru olmayan ise,  dünyaya eğlenmeye, gezmeye, yeme-içmeye geldiğimizdir.





 

   Evet dünyaya birkez geliyoruz. Yani sonsuz azaptan kurtulmak ve ebedi gençlik ve eğlence yurdu olan cennet hayatını kazanmak için sadece tek bir şansımız var.

 

Kısacık dünya hayatında sonsuz cennet hayatını kazanmaya çalışıyoruz. Ah keşke! dememek için hala şansımız var, çünkü hayattayız. Ölümü ve hayatı veren Allah, bizim bu dünyadaki imtihanımızı istediği an sonlandırabilir. Yani akşama ölebiliriz. Ölenler hep ihtiyar mı? Madem ölüm haktır, o halde ölüme hazırlanmak lazımdır.

 

   Evet Kuran'da bazı haram ve yasaklar vardır. Bakalım, kim bunlara uyuyor veya kim (sanki) inadına uymuyor, diye sınav oluyoruz... Ama haram olan şeyler çok azdır. Helal daire keyfe kafidir...

 

   Mesela, içki haramdır. Allah'ın yasaklarının hepsinin pekçok hikmeti vardır. İçki, insanın aklını kaybetmesi ve ne yaptığının farkına varmaması, çevreye zarar vermesi gibi sonuçları olabilen kötü bir alışkanlıktır. Evet Allah içkiyi yasaklamıştır, ama helal daire keyfe kafidir. Çay, ıhlamur , kahve, kola, gazoz, şalgam, meyve suyu, soda, ayran, su...vs.

 

Ben, içki içmediği için ölen insan görmedim ama içki içerek sefil olarak ölenleri haberlerde izliyoruz.

 

   Ki, Allah'ın son ve geçerli dini islam'da belirttiği yasaklarının pekçok hikmetleri vardır...

 

Hikmet= " Allah'ın insanlarca anlaşılamayan amacı.  Gizli neden. "

 

Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )

 

2 Aralık 2012 Pazar

Düşünüp şükrediyor muyuz?


Düşünüp şükrediyor muyuz?

 

Nevşehir'de yaşayan Hacettepe'de çift kol ve çift ayak nakli yapılan ancak yaşamını yitiren Şevket Çandar'ı hatırlarsınız...  öncelikle Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.  O'nun kolsuz, elsiz, ayaksız, bacaksız oluşu bana şunu düşündürdü.

 

İnsanoğlu elsiz, kolsuz, bacaksız, ayaksız da yaşayabiliyor. Hatta kiminin böbrekleri çalışmıyor. Diyalize girerek yaşıyor. Yani insan böbreksiz de yaşayabiliyor.

 

Bir akrabam vardı mide kanseriydi. Midesini aldılar. Yemek borusunu direk bağırsağa bağlamışlar. Demek midesiz de yaşanabiliyormuş. Çanakkale savaşında bir taarruzda sıçrayan bir şarapnel parçası ile gözü akan ve ölene kadar gözsüz yaşayan Gazi İsa dedem gözsüz de yaşanabileceğine kanıttır.

 

Bütün hastalıkları ve bizim gibi engellileri düşünelim. İşitme engelli biri hiç duymadan ve konuşamadan ömür geçiriyor. Yaşamak için kulağa ve dile de ihtiyaç yokmuş. Geçenlerde yüz nakli yapıldı biliyorsunuz. Ama o genç, yüz nakli yapılmadan önce yüzsüz de yaşıyordu.

 

Saçsız da yaşanır, Cinsel organsız da yaşanır, Geçenlerde haberlerde izledim. Akciğerleri çalışmayan bir çocuk, evine alınan bir cihazla nefes alıp veriyordu... Demek ciğersiz de yaşanırmış. Öyle değil mi?

 

Düşününce daha neler neler…

 

Allahu Teala bizi yaratırken vücudumuza yaşamamız için gerekli olmayan neler neler takmış... Hiçbiri olmasaydı yine yaşardık.  Allah'a ne kadar şükür edersek edelim asla hakkını ödeyemeyiz. Bizden istediği sadece ibadet ederek iyi bir kul olmamızdır.

 

Allah bize hiç istemeden herşeyi vermiş. Ben mesela sadece yürüyemiyorum. Fakat gözüm var, kulağım var, dilim, elim, midem, ciğerim, böbreğim… var ve hamdolsun çalışıyor.

 

Bütün bu organlarımızın olmadığını ve bunların bize ameliyatlarla nakil edilebileceğini bir anlık düşünelim. Bunun için belki de dünyanın en zengin insanı olmamız lazımdı.

 

Bize istemeden herşeyi takan Allah'a binlerce yüzbinlerce... hamdolsun.

 

Dünyadaki asıl amacımız Allah'ın rızasını, sevgisini kazanarak cennette ebedi bir gençlik değil mi? İşte engelli olmak, engelli çocuğu olmak, engelli yakını, komşusu olmak ise bu amaca hızlıca ulaştırır. Ama şartı isyan etmeden sabırla ve şükürle...

 

Hastalık ve engelli olmak Allah'tan istenmez. Efendimiz SAV,  Allah'tan her zaman şifa ve afiyet istenmesini istemiştir. Bizim isteğimizle veya hatamızla olmayan, Allah'ın takdiriyle başımıza gelen musibetler, engellilikler, Allah’ım neden milyonlarca insan içinden beni seçtin? sorusunu sordurur.

 

"Allah izin vermeden hiçbir musibet başa gelmez... " (Teğabun suresi, 11) ayeti herşeyin Allah'ın iznine bağlı olduğunu gösterir.

 

Allah'ın milyonlar içinden seçip engelli yaptığı biz engelliler, iyi değerlendirmeliyiz. İsyan etmeden ibadet ederek sabır ve şükürle ömür geçirirsek, ahirette sonsuza kadar gençlikle ve mükemmel bir sağlıkla ebedi mutlu olacağız inşallah.

 

Yoksa hem engelli olup hem de iyilik yapınca toplumun ve Allah’ın sevgisini kazandığımız gibi, hem engelli olup hem de günah işlersek normal insanlara göre daha çok ayıplanırız. Yani demek istediğim:

   Ey engelli kardeşlerim !

 

   Lütfen kendinizi üzmeyiniz, Eğer çok sağlıklı olsak bile madem ki yaşlanacağız, madem ki öleceğiz, bu dünyada yapılan incir çekirdeği kadar bile iyilik veya kötülüğün birgün karşılığı var; o halde verilen bu engele sabredelim, şükredelim ki cennetteki makamımız yükselsin ; sağlıklı bir insanın şükretmesiyle , engelli birinin şükredip kazanacağı sevap çok farklıdır. Çünkü Allah adildir.

 

3 Aralık dünya engelliler gününüz kutlu olsun.


Celal Çelik              Ankara  ( Konya-Ereğli )