23 Mart 2017 Perşembe

Mesnevi Okumaları - 9


Mesnevi Okumaları - 9

 

Çok Kıymetli Gönül Dostlarımız,

 

Bu hafta Mesnevi’den yine epeyce okuduk fakat Hz. Şefik Can dedemizin ruhuna Fatiha göndererek sade ve anlaşılır Mesnevi tercümesinden yine birkaç damla tattırmak istiyoruz:

 

Hz. Mevlana Mesnevi’de hep hikayeler ve benzetmeler anlatarak mesajlarını vermiştir.

 

Hz. Mevlana aşağıda, ağaçların her kış adeta ölmesi ve her baharda canlanması olayıyla, ölüm sonrası yeniden dirilmeye inanmayan inkarcılara mesaj vermektedir:

 

AĞAÇLARIN HAKİKATI

 

Bu ağaçlar toprak altındaki insanlara benzerler. Ellerini topraktan dışarıya çıkararak, Halka yüzlerce işaretler ederler. Kulağı olana, anlayana sözler söylerler, nasihatler ederler.

 

Yemyeşil dilleri ile, up uzun elleri ile toprağın gönlünden sırlar açarlar.

 

Ağaçlar, kış gelince başlarını kazlar gibi su içine çekerler. Onlar soğuklarda çirkinleşmiş, kargalaşmışken, ilkbahar gelince çiçeklerle, yaprak ve meyvelerle süslenir, güzelleşir, tavus haline gelirler.

 

Allah, onları kış mevsiminde hapseylemişti; hapiste sıkılmışlar, kargaya dönmüşlerdi. Allah acıdı da bahar gelince onları tavus haline getirdi. ® Kış onları öldürdü ama, bahar gelince hepsini de diriltti. Yapraklarla süsledi.

 

Allah'ı inkâr edenler derler ki: "Bu hal, yâni ağaçların yapraklarının dökülmesi, sonra tekrar yapraklanması, eskiden beri olagelen tabiî bir haldir. Bunu, ne diye kerem sahibi Allah yarattı diyelim?"

 

Onların körlüğüne rağmen, Cenâb-ı Hakk, dostlarının gönüllerinde de manevî bağlar, bahçeler bitirir.

 

Gönülde manevî kokular saçan her gül, Küll'ün (Allah'ın) sırlarından haberler verir durur.

 

O güllerin kokuları, inkâr edenlerin burunları yere sürünsün diye perdeleri yırtar da âlemin çevresine yayılır.

 

Allah'ı inkâr edenler, o gülün kokusuna karşı kara böcek gibi dayanamazlar, yahud da, davul sesinden ürken sinirli hastalara benzerler.

 

Onlar, rûhlannı uyandıracak hakîkatleri dinlememek için, kendilerini işe güce vermiş meşgul bir halde gösterirler, evliyanın yüzlerindeki nura sırt çevirirler, şimşek parıltısına karşı gözlerini yumarlar.

 

Nura karşı gözlerin yumarlar dedik ama, aslında, onlarda göz yoktur ki yumsunlar. Göz ona derler ki, kendine manevî bir huzur verecek, eman verecek, onu hayran bırakacak şeyleri görsün.

 

ÇAKIL TAŞLARI KONUŞTU

 


Hz. Mevlana, Her şey Allah’ı tespih eder, ayeti sırrınca bir mucizeye yer veriyor:

 

Peygamber Efendimizin bir mu'cizesi gereği Ebû Cehil'in avucundaki taş kırıklarının dile gelmesi ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in gerçek peygamber olduğuna tanıklık etmesi.

 

Ebû Cehil Peygamber Efendimizi denemek için eline ufak taş parçalan almış, onları avucunda gizleyerek; "Ey Ahmed, çabuk Söyle bu nedir?" demişti.

 

"Eğer, sen, gerçek peygamber isen, eğer, göklerin sırrından haberin varsa,, bil bakalım, şu avucumda gizlediğim nedir?"

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: "Elindekilerin ne olduğunu, ben mi söyleyeyim? Yoksa benim, gerçek peygamber olduğumu onlar mı söylesin?"

 

Ebû Cehil; "Bu ikincisi imkânsızdır, olamaz." dedi. Resûlullah Efendimiz; "Evet." diye buyurdu. "Fakat Allah'ın gücü, kudreti bundan da üstündür."

 

Bunun üzerine, Ebû Cehil'in avucundaki kırık taş parçalarının her biri, kelime-i şehâdet getirmeye koyuldular.

 

Taşlardan her biri; "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah." dedi.

 

Ebû Cehil, taşlardan bu sözleri duyunca, öfke ile onları yere çarptı.

 

KADINLARDAKİ GEÇİCİ GÜZELLİK ALLAH’IN YÜZÜDÜR

 

Sevgili Şefik Can dedemiz Mesnevi tercümesinde, Hz Mevlana’nın yoksul karı kocanın yoksulluk hakkındaki tartışmalarını anlattığı hikayesinin bir yerinde, kadını öven bir beyite bir dipnot yazmıştır. Bunun hatırlattıkları ile yazımızı bitiriyoruz, Dipnotta:

 

“İbn-i Fâriz Hazretleri'nin Tâiye-i Kiibra'sının 242. beytinde buyurduğu gibi:

 

"Bütün güzellerde bulunan güzellikleri, Allah, muvakkat bir zaman için, kendi güzelliğinden onlara ihsan etmiştir."

 

Bu sebepledir ki: İrfan sahibi kişilerin, kadına karşı gösterdikleri sevgi, aslında Hakk'ın nuruna, Hakk'ın güzelliğinedir.

 

Her mahluk gibi kadın da fânidir. Ölmeğe, çürümeğe mahkumdur. Ona âriyeten (geçici) verilen güzellik onun değildir.”  Diyor.

 

Fakiriniz, hastalanmadan önce bir güzel kıza aşık olmuştum. Sonra kız beni terketti.

 

Yıllarca üzüldüm, ağladım, hastalığım ilerledi, ama yıllar sonra sevgili Son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hocamızın bir TV sohbetinde boş yere üzüldüğümü anladım, diyorki:

 


“Hz. Mevlana bir Divan-ı Kebir beytinde şöyle der; Aşk, dileği, isteği, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi tümüyle terketmektir. Bu ilahi aşkın değil, bizatihi aşkın tanımıdır.

 

Çünkü karşı cinse duyulan beşeri aşk ile Cenab-ı Hakk’a duyulan ilahi aşk, özü itibari ile aynıdır. Bir kızı veya erkeği sevdiğimizde aslında biz o yüzün arkasındaki onun yaratıcısını seviyoruzdur çünkü.

 

Ama bilmeden sadece simaya, surete, şekle takılır kalırız. Aslında işin hakikatı, bizler sevdiğimizde onu yaratanı görür, onu severiz, onu yaratana aşık oluruz.

 

Kamil insanlar ise, kimi niçin sevdiklerini bildikleri için direk Rabbani aşkın içine düşerler. ”

 

Şu an Allah, kalbimden onu tamamen sildi ve ilahi aşkla doldurdu elhamdülillah…

 


***

 

Bu yazıdan tek gayemiz Allah rızası için faydalı olmak.

Allah Mesnevi’yi okuyup anlamayı ve uygulamayı cümlemize nasip etsin.

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

20 Mart 2017 Pazartesi

Efendimiz SAV ve Engelliler


Efendimiz SAV ve Engelliler

 

Biliyorsunuz hidayet yolculuğum 2003’te Kuran’ın Türkçe Mealini okumamla başlamıştı. Her ayeti defalarca okuyarak altı ayda bitirmiştim. Ve dine susuzluğum iyice artmıştı.

 

Okuma yazma bilmeyen bir ümmi olan Hz. Muhammed’in SAV hayat öyküsünü çok merak ettim. Tanımak istedim. Piyasada o kadar çok çeşit kitap vardıki, şaşırıp kaldım.

 

İlahiyatçı komşum Efkan Vural hocamdan yardım istedim. Celal, ehli sünnet alimlerinin kitaplarını okumalısın, diyerek iki cilt ansiklopedi verdi, bir ayda okudum.

 
Efkan Vural hocam ve ben - 2015 Ereğli

“Celal, öncelikle Kuran’ı ve hadisleri iyi okuyup öğrenmelisin ki, Peygamber Efendimizin SAV yolu demek olan ehli sünnet çizgisini kavrayasın ve kimler bu yolda anlayabilesin.

 

Celal, her yazar kendi görüşünden Peygamberimizi SAV anlatır. Eğer bir konuda kesin kaynak vermemişse, demek bu yazar böyle düşünüyormuş, diye okumalısın.” , demişti.

 

Yıllarca Efendimizle ilgili onlarca kitap okudum ve TV programları izledim.

 

Bir engelli olarak, engellilere olan davranışları beni hayran bıraktı… Şimdi yazıyı kısa tutmak için sadece birkaçından bahsetmek istiyorum:

 

GÖRME ENGELLİ SAHABİ ÜMMÜ MEKTUM

 

Efendimizin (sav)’nün Ümmü Mektum (ra)’la yaşadığı şu hadise ve sonrasında onun hakkındaki tasarrufları konu açısından çok dikkat çekicidir.

 


Allah Rasûlü (sav) bir gün Mekke’nin ileri gelen müşrikleriyle konuşuyordu. İslam hakkındaki sohbet iyice koyulaşmıştı. Tam o esnada âmâ sahabelerden biri olan Abdullah b. Ümmü Mektum, “Bana doğru yolu göster, ey Allah’ın Rasûlü!” diyerek çıkageldi.

 

Onun zamansız gelişi ve söze dalışına canı sıkılan Hz. Peygamber, yüzünü çevirip konuştuğu şahsa döndü ve “Söylediklerimde herhangi bir sorun görüyor musun?” diye sordu. Adam, “Hayır” diye cevap verdi.

 

İşte tam da bu esnada, Yüce Allah’ın şu ayetlerine muhatap oldu:

 

“(Peygamber), âmânın kendisine gelmesinden ötürü yüzünü ekşitti ve çevirdi! Sen nereden biliyorsun, belki o temizlenecek yahut öğüt alacak da bu öğüt ona fayda verecek! Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun! (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!

 

Fakat koşarak ve (Allah’tan) korkarak sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır, böyle yapma, şüphesiz bu ayetler bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır.”   (Abese suresi, 80/1–12)

 

Kutlu Nebi bu ilahî mesaja kulak vermiş, ondan payına düşeni fazlasıyla almış, (Allah’ın beni vesilesiyle azarladığı sahabi, diye ona takılırmış.) ve Ümmü Mektum’a sahabe içerisinde yüksek payeler vermiştir.

 

Öncelikle onu Mus’ab b. Umeyr ile birlikte Medine’deki Müslümanlara Kur’ân öğretmekle görevlendirmiş, (Buhari, Tefsir, A’lâ, 1) ardından onu, Bilal-i Habeşi ile birlikte Mescid-i Nebevi’nin müezzinliğine tayin etmiştir. (Buhari, Ezan, 11; Müslim, Salat, 8)

 

ZAHİR BİZİM ÇÖLÜMÜZDÜR

 

 Allah Resulü (s.a.v) döneminde Zahir isimli bir sahabe vardı. Bu sahabe engelli olduğu için toplum içine çıkmaktan çekinir, çölde yaşardı. Efendimiz (s.a.v) bu sahabeye çölde yetişen bazı meyve ve bitkileri toplayarak Medine pazarında birlikte satmayı teklif etmiştir.

 
SAV: Sallallahu Aleyhi Ve Sellem

Efendimiz (s.a.v) Zahir’e pazarda yardımcı olmanın yanında ona iltifatlarda da bulunmuştur. Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz.” (Tirmizî, Şemâil, 120, Beyrut, 1406.)

 

 Yine bir gün Zahir Pazarda Efendimiz’i (s.a.v) beklerken, Efendimiz (s.a.v) ona arkadan sessizce yaklaşarak Zahir’in gözlerini elleriyle kapatarak şakalaşır.

 

Efendimiz’in (s.a.v) o güne kadar kimseye bu denli yaklaştığını görmeyen diğer sahabeler bu ilginç manzarayı seyrederler. Efendimiz (s.a.v) etrafındakilere seslenerek:

 

“Bir kölem var. Satıyorum. Onu benden kim alır?” diyerek şakasını sürdürür.

 

 Bunun üzerine Zahir,

“Ey Allah’ın elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi kim satır alır?” deyince Efendimiz (s.a.v) şakasını o andan itibaren sonlandırır ve bütün ciddiyetiyle etrafındaki kalabalığa seslenir:

 

“Ya Zahir, and olsun ki Allah ve Allah’ın Resulü katında senin değerin paha biçilmez! Bunun için biz de seni seviyoruz.”

 

Bu kıssayı her okuduğumda Efendimizin SAV merhametini hissedip ağlıyorum.

 

Cüzzamlılara uzun süre bakmayın!

 

 Engellilere iyi davranmak, şefkatle muamele etmek, onları utandırmamak, sevgiyle yaklaşmak Efendimiz’in (s.a.v) bizlere tavsiyesi olmuştur.

 


Bedenindeki engelden dolayı bir kimseye uzun uzun bakmamak, onu incelememek, onur kırıcı ve rahatsız edici tavırlar sergilememek engelli olmayan her insanın, engellilere karşı sorumluluğudur.

 

 Unutmamak gerekir ki durumları onların tercihi değil, Yaradan’ın takdiridir.

 

Konuyla alakalı Efendimiz (s.a.v) “Cüzzamlılara uzun süre bakmayın.” (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 5/100-101.) buyurmuştur.

 

Efendimiz (s.a.v) bu sözleriyle engelli kimselere rahatsız edecek şekilde bakılmaması gerektiğini bizlere tavsiye etmiştir.

 

****

 

Eğer Peygamber Efendimiz SAV rüyama gelse ve şunu dese, o hal üzere ölmek isterdim:

 

“Celal’im yatalak engelli olmana rağmen, ümmetime faydalı olmak için çırpınıyorsun, aferin sana!”

 

Allah’ım bana nasip ettiğin herşey için binlerce hamdolsun. Allah’ım bana aşkını nasip ettin, Habibine SAV ümmet eyledin, sağnak sağnak rızık verdin, binlere elhamdülillah…

 


Efendimiz SAV için yazılan güzel bir şiirle (Naat) yazımızı bitirmek istiyoruz:

 

Müseddes-i Na't-i Şerîf-i Nebevî

 

Sultân-ı rusül şâh-ı mümeccedsin efendim

Bîçârelere devlet-i sermedsin efendim.

Dîvân-ı İlâhî'de serâmedsin efendim.

Menşûr-u "le amrük"le müeyyedsin efendim

 

Sen Ahmed ü Mahmûd ü Muhammedsin efendim,

Hak'dan bize Sultân-ı müeyyedsin efendim

 

Şeyh Galip [1757-1799]

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

16 Mart 2017 Perşembe

Mesnevi Okumaları - 8


Mesnevi Okumaları - 8

 

Çok Kıymetli Gönül Dostlarımız,

 

Bu hafta Mesnevi’den epeyce okuduk ama Hz. Şefik Can dedemizin ruhuna Fatiha göndererek sade ve anlaşılır Mesnevi tercümesinden bir kaç damla tattırmak istiyoruz.

 
Hayat Nur Artıran ve Şefik Can (1909-2005)

Şefik Can dedemiz bir dipnotunda yazdıkları bir şey düşündürdü:

 

Rûh, ezelde, rûh âleminde çok mutlu idi. Oradan ayrı düşüp yeryüzünde topraktan yaratılmış olan bedene haps edilince çok muztarip oldu. Güzeller güzeli sevgiliden ayrı düşmesi, sonra ten hapsine girmesi onu perişan etmiştir.

 

Evet hepimiz elest bezminde iken (Araf suresi, 172) imtihan olunmak için can kuşu olan ruhumuz ten kafesine, yani bedene hapsolmuştur. Genelde kafesler ferah, geniştir.

 

Aciz engellilerin, Celal’in kafesi ise çok dardır. Ama gerçek olan şu ki, dar, geniş, hepimiz ten kafesinde mahkumuz. Davayı kazanırsak hapisten kurtuluruz inşallah.

 

Davamız ahiretteki büyük mahkemede… Bize açılan dava şudur; ezelde verdiğimiz Allah’ım seni seviyorum, aşığım sözünü sabır ve şükür sergileyerek ispat etmemiz…  

 

Hz Mevlana derki: “Aşk bir davaya benzer, cefa çekmekte tanığa. Sen hiç şahitsiz bir dava kazanıldığını gördün mü?”

 

Sabredip aktif şükrediyorum. (İbadet ederek) Bu Friedreich Ataksisi ve Şeker hastalığım büyük mahkemede şahitlerim olacak inşallah.

 



Şimdi yazıyı kısa tutmak için etkilendiğimiz bazı beyitleri paylaşmak istiyoruz:

 

NEFİS ÇOK ÖVÜLÜNCE FİRAVUNLAŞIR, ŞEYTAN BİLE ONDAN KAÇAR

 

Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçak gönüllü ol; hor, hakîr ol; ululuk taslama.

 

Elinden geldikçe kul ol; sultan olma. Top gibi zahmetler çek, mihnet lere katlan; çevgen olma...  (Çevgen, oyunda kullanılan golf sopası)

 

Yoksa, senin şu lûtfun, iyiliğin, servetin, güzelliğin kalmayınca, seninle düşüp kalkanlar, senden usanırlar, yüz çevirirler.

 

Vaktiyle seni övenler, aldatanlar, senin yüzüne gülenler seni görünce; "İşte şeytan!" derler.

 

Bir ihtiyaç için seni kapılarına varmış görünce; "Mezardan başını çıkarmış bir hortlak!" diye bağırırlar; senden kaçarlar.

 

Şeytan insanın yanına kötülük için gelir, şerre teşvik için gelir. İnsanlığını kaybetmiş bir kişinin yanında şeytanın ne işi var? Böyle bir kişi şeytandan da beterdir.

 

Sen insan olduğun müddetçe, şeytan, senin arkandan koşar, sana gaflet şarabını tattırır.

 

Fakat, sen, şeytanlaşınca, sende şeytanlık huyu hâkim olunca, hiç bir işe yaramayan şeytan bile senden kaçar.

 

Sen, bu hale gelince, vaktiyle senden ayrılmayanlar, eteğine sarılanlar bile senden kaçar giderler.

 


VELİLER

 

Hz. Mevlana velilerden, yani insan-ı kamil olan evliyalardan bahsediyor:

 

Şunu bilmiş ol ki velîler, vaktin Isrâfilleridir. Ölüler, onların gönül nağmeleri ile dirilirler.

 

Onların seslerini duyunca her ölünün canı'* kefene bürünmüş bir halde, ten mezarından sıçrar, çıkar.

 

O dirilip kalkan ölü, der ki: "Bu ses, diğer bütün seslerden bambaşka. Diriltmek, Allah sesinin yapacağı bir iş.

 

Biz ölmüş, tamamiyle çürümüş idik ki Allah'ın sesi geldi, hepimiz, dirildik ve kalktık.

 

Velinin sesiyle ölünün dirilmesi mecazi anlatımdır. Ölü, kalbi manen ölmüş, hakikati görmeyen kişidir. Velinin sesi ise, o veliden çıkan etkileyici sözleridir. Ki o da Ney’e üflemek gibi, Allah’ın veliyi konuşturmasıdır.

 

Şefik Can dedemiz burada şöyle dipnot düşmüştür:

 

Velîler, gölge varlıklarından kurtuldukları ve yokluk mertebesine erdikleri için, tam manâsıyla Hakk'ın tecellîsine mazhar olmuşlardır. Bizler de kendi manevî varlıklarımızı onların nuru ile, onların lütuf ve insanıyla idrâk edebilmekteyiz.

 

Bu ermişlerin yokluğu sayesindedir ki, manevî varlığımızın zevkini ve mânâsını tanımış olduk. Bir bakıma da velîler yoklukta var olmuşlardır. Onlar bize yok gibi görülen gerçek varlıklar, biz var gibi görünen yoklarız.

 

14 Mart 2017 Salı günü dostum Aydın Kaynarca bey uğradı.

***

 

Bu yazıdan tek gayemiz Allah rızası için faydalı olmak.

Allah Mesnevi’yi okuyup anlamayı ve uygulamayı cümlemize nasip etsin.

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

13 Mart 2017 Pazartesi

Günah Batağından Kurtaran Kısa Dua


Günah Batağından Kurtaran Kısa Dua

 

Geçen haberlerde izledim. Bir genç uyuşturucu içerken yakalanınca ağlayarak şöyle diyordu:

 

“Abi çok istiyorum kurtulmayı, ama her defasında nefsime yeniliyorum, çırpındıkça daha çok batıyorum sanki, beni bu bataklıktan tutup asılıp kurtaracak bir el bekliyorum abi” , diye ağlıyordu.

 
uyuşturucuyla ne hale gelmiş.

Onun gibi nefsini yenemeyip başka büyük günahları da işleyen gençlerimiz, belki bu yazıyı okur, bu kısa duayla Allah’a çaresizliğini itiraf eder ve inşallah tövbe nasip olur, diye aşağıdaki yazıyı paylaşmak istiyoruz:

 

  Birinci Lem'a

 

       Hazret-i Yunus İbn-i Metta Alâ Nebiyyina ve Aleyhissalâtü Vesselâm'ın münacatı, en azîm bir münacattır ve en mühim bir vesile-i icabe-i duadır. (kabul edilecek duadır) Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: (Hz Yunus AS peygamberin meşhur hikayesinin özü)

 

Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümid kesik bir vaziyette

 

لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

(La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin)

 

(“Senden başka ilah yoktur, Seni hertürlü noksandan tenzih ederim Allah’ım. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” Enbiya suresi, 87.ayet)

 

Münacatı (duası), ona sür'aten vasıta-i necat olmuştur. (hızlı bir kurtuluş sebebi)

 


       Şu münacatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. (sebepler tümüyle sustu) Çünki o halde ona necat (kurtuluş) verecek öyle bir zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semaya (gökyüzü) geçebilsin.

 

Çünki onun aleyhinde "gece, deniz ve hut (yunus balığı) " ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine müsahhar eden bir zât onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faideleri olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. (Sebeplerin tesiri yok)  Müsebbib-ül Esbab'dan başka bir melce' (Sebepleri yaratandan başka dayanacak şey) olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve hutu müsahhar etmiştir.

 

O nur-u tevhid ile hutun karnını bir taht-el bahr (Balığın karnını denizaltı gemisi) gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağ-vari emvac (dağlar gibi dalgalı) dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan (gezinti yeri) ve tenezzühgâhı olarak o nur ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, Kamer'i (ay) bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu.

 

Her taraftan onu tehdid ve tazyik eden o mahlukat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti.

 

       İşte Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbaldir. (gecemiz gelecek zamandır) İstikbalimiz, nazar-ı gafletle onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. (Denizimiz, şu başı dönmüş yeryüzüdür) Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur.

 

Bizim heva-yı nefsimiz, hutumuzdur; (O balık ise bizi yutan nefsimizdir) hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hut, onun hutundan bin derece daha muzırdır. Çünki onun hutu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hutumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

 

       Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hazret-i Yunus Aleyhisselâm'a iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbib-ül Esbab olan Rabbimize iltica edip لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ demeliyiz ve aynelyakîn anlamalıyız ki: gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve heva-yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız o zât olabilir ki;

 

 istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak? Hâşâ, Zât-ı Vâcib-ül Vücud'dan (Varlığı zorunlu olan Allah) başka hiçbir şey, hiçbir cihette onun izni ve iradesi olmadan imdad edemez ve halaskâr olamaz. (kurtarıcı)

 


         Elhasıl: Madem insan, mahiyetinin câmiiyeti (insan yaratılışı gereği) itibariyle sıtmadan müteellim (sıkıntı çekmek) olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizazatından (yeryüzündeki depremler) ve kâinatın kıyamet hengâmında zelzele-i kübrasından müteellim oluyor.

 

Ve nasılki hurdebînî (gözle görülmeyecek kadar küçük) bir mikrobdan korkar; ecram-ı ulviyeden zuhur eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar.

 

Hem nasılki hanesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasılki küçük bahçesini sever, öyle de hadsiz ebedî Cennet'i dahi müştakane sever.

 

Elbette böyle bir insanın Mabudu, Rabbi, melcei, halaskârı, maksudu öyle bir zât olabilir ki, umum kâinat onun kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat (atomlar ve gezegenle) dahi taht-ı emrindedir.

 

Elbette öyle bir insan daima Yunusvari (A.S.) لاَ اِلهَ اِلاَّ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ demeye muhtaçtır.

 

(La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin)

 

(“Senden başka ilah yoktur, Seni hertürlü noksandan tenzih ederim Allah’ım. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” Enbiya suresi, 87.ayet)

 

(Risale-i Nur, Birinci Lema – Bediüzzaman Said Nursi 1876-1960)

 

***

 

Ey nefis balığı tarafından yutulan genç, sakın ümitsiz olma!

 

Sen yeterki kurtulmayı iste ve sürekli bu kısa duayı et.

KURTULMAYI İSTEMEKTEN ASLA VAZGEÇME.

İnşallah göreceksin ki, Rabbimizin izniyle sabredip kurtulacaksın…

 

( La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez zalimin )

 


Tövbe ve İstİğfar bİr İbadettİr

 

"Resûlullah (S.a.v) buyurdular ki:

 

"Allah Teâla Hazretleri diyor ki:

 

"Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim.

 

Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim.

 

Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım."

 

(Tirmizi, Da'avat 106, (3534).)

 

Bakın samimi isteği ile Allah uyuşturucudan nasıl kurtulmuş:

 


 

Kur’an’ın birçok ayetinde geçtiği gibi tövbe ve istiğfar etmek Allah’ın bir emridir ve başlı başına bir ibadettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) günahsız olup geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığına dair Rabbimizden müjde aldığı hâlde günde yetmiş, bazen yüz kez tövbe istiğfar ettiğini belirtmiştir.

Rabbimiz günah işleyen kimselere tövbe yolunu göstererek, şöyle müjde verir:
 

“Ancak tövbe eden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Furkan suresi: 70)
 

Allah tövbe edenleri sever, o hâlde sık sık tövbe ve istiğfar etmemiz gerekir. Tövbe, yapılan günahtan pişman olmak, üzülmek, bir daha işlememeye karar vermektir. Tövbe eden kişi, Allah’ın rahmetine ve mağfiretine güvenmeli, Ondan ümit kesmemelidir.
 

Tövbe ve istiğfarın en kısası şöyledir: “Estağfirullah ve etûbü ileyh = Allah’tan bağışlanma diler ve günahlarım için O’na tövbe ederim.”


****

 

Bu da Bir Rus kızın ilginç hidayet öyküsü, müsait zaman mutlaka okuyun:

 


 

 

Celalin Penceresinden