24 Temmuz 2017 Pazartesi

Bir kızkardeşi olmalı insanın


Bir kızkardeşi olmalı insanın

 

Merhabalar Sevgili gönül dostlarımız,

 

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun, Güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

 

Bu haftaki yazımızda beni aşk derecesinde seven, çok merhametli ve duygusal, herşeye gözleri dolan canım kardeşim Berrin’imden bahsetmek istiyorum.

 
 


Yazıya internette rastladığımız güzel bir şiirin sonunu değiştirerek başlıyoruz:

 

Kız kardeş,

Hayatınızdaki en yakın arkadaşınızdır.

 

Her zaman yanyana olmasanız bile…

O sizin hep en iyi arkadaşınız olarak kalacak.

Elini hep yüreğinizin üstünde ömür boyu tutacak,

 

Bir kardeşi olmalı insanın hayatta.

Bir sırdaşı, can yoldaşı, canı olmalı.

 

Sizi anlayan ve gerçekten seven.

Küsmek nedir bilmediğiniz…

Her zaman dost kalmayı başardığınız,

Bir damla gözyaşı için dünyaları bile yıktığınız…

Kız kardeşi olmalı insanın.

 

İyi gününde kötü gününde size kıyamayan…

Gözyaşınızı silen…

Omzunda ağlayacağınız

Bir kız kardeşi olmalı insanın.

 

… ve herkesin Berrin gibi iyiliksever… bir kız kardeşi olmalı.

Sen gibi bir kız kardeşi olmalı herkesin.

Seni çok seviyorum Berrin’im.

 

SIRDAŞIM BERRİN’İM

 

Berrin’im canım abicim. Sen Allah’ın bize bir lütfusun. Allah’ın isimlerinden biri “Berr” dir. Yani çok çok iyilik yapan. Adı ile müsemma derler ya gerçekten kardeşim de öyle. Her zaman iyilik yapar. En çokta anne baba ve abisine… Zaten bu yazı onun iyiliklerini yazmaya yetmez.

 
 


Benden yedi yaş küçük kızkardeşim, benim hem kardeşim, hem can dostum, hem sırdaşım, hem şoförüm (Babam yaşı dolar dolmaz ona ehliyet aldı, binlerce kez beni işe götürdü, getirdi.) , hem hemşirem , hem yardımcım (Binlerce kez koluma girerek yürüdük, binlerce kez çayımı, yemeğimi hazırladı.) , hem kuaförüm (Sabahları erkenden uyanır, saçımı tarardı.) ........

 

Ondokuz yaşında hastalığımın başlamasıyla hayatımın zor dönemi başladı. Hastalığı kabullenme ve bunalım döneminde en iyi dostum kardeşim Berrin’di.

 

İşyerindeki stresler, hastalığın bunalımı, aşk acısı akşam eve gelince Berrin’imin esprili ve yumuşak sohbetiyle hafifliyordu. Bir kız arkadaşının vefat eden babasının yokluğunda, hem ona, hem de bana zaman ayırıp moral veriyor ve üniversitedeki vize ve finallerine gece yarısından sonra çalışıyordu.

 

1998 gibi bunalımda olduğumdan çevremi pek düşünemiyordum. Kızkardeşim o zaman lisede okuyor ve üniversiteye hazırlanıyordu. Beni çok seviyor ve halime çok üzülüyordu. Babamla ben hastanede yatarken, psikolojik tedavi görürken bir gece evde anneme ağlayarak “Ben üniversiteyi kazanmayayım yeter ki abim iyileşsin.” demiş.

 

Eminim Allah bu içten söylenen sözünden razı olmuştur. Çünkü çok zekiydi fakat sınava stresimden iyi hazırlanamamıştı ama sonuç, şu an ingilizce öğretmeni olarak Çorum’da görev yapıyor elhamdülillah.

 
Yeğenim Azra'nın doğum günü - 7 aralık 2011

Erkek kardeşim Faik’im Şanlı ordumuzda 18 yaşından sonra göreve başladı ve O da kızkardeşim gibi gittiği yerlerde ana baba desteği bulamadı. Çünkü ben ana babamı bağlıyordum ama O da, Berrin’im de hiç şikayet etmedi. Allah onlardan ebedi razı olsun.

 

Bunun için kızkardeşimle öğretmen olarak başka bir şehire atanana kadar hep beraberdik.

 

KADERİN SIRRI

 

2003 de okulunu bitirdiği yaz öğretmen olarak Ankara’ya beş saat uzaktaki Çorum iline atandı. Canım kardeşimin bir işi olmasına çok sevinmiştim, fakat bir yandan da endişeleniyordum. Çünkü orada tanıdığımız yoktu ve annem babam beni bırakıp gidemiyorlardı. Hem engelliydim, hem çalışıyordum.

 

Babam Şeker fabrikasından emekli olmuştu. Kızkardeşime giderken, o ildeki yıllar önce beraber çalıştığı şeker fabrikası müdürü ile görüşmesini, durumunu anlatıp yardımcı olma imkanlarını sormasını sıkı sıkı tenbih etti.

 

Berrin, fabrika müdürüne durumu anlatınca ‘Kızım babana selam söyle, sen bizim kızımızsın, gözü arkada kalmasın’ demiş ve il merkezinde göreceği bir aylık eğitim süresince misafirhanede misafir etmiş. Bu, babamın ve kızkardeşimin iyiliklerine Rabbimin minik bir ikramıydı inşallah.

 

Berrin’imin o ile atanmasında kaderin bir sırrı vardı. En az kardeşim kadar kalbi temiz bir öğretmen olan eniştem Oğuz’la bir vesileyle tanışacak, anlaşacak ve inşallah mutlu bir yuva kuracaklardı.

 

Düğünden üç ay önce eş durumundan tayini için nikah kıyıldı.(2007) Eniştemin memleketi Merzifon’a nikah için giderken yol boyunca hem ağladım, hem de bu evlilik biricik kardeşime hayırlar getirsin diye dua ettim. Berrin, abi dün gece rüya gördüm, İki tane renkli gözlü çocuklarım vardı, dedi. Gülümsedim, derin bir nefes aldım.

 


Şu an, Berrin’im ve Oğuz’umun Ceren (2008) ve Azra (2011) diye dünya güzeli iki kızı var. Maşallah! Ceren’im beyaz tenli esmer güzeli, Azra’m masmavi gözlü şarışın. Allah onlara güzel bir kader çizsin, hep salihlerle karşılaştırsın inşallah.

 


Kızkardeşim beni her gün arar. Telefonu kapatırken her zaman söylediğim son cümle: “I miss you” Yani seni özledim. (Ceren ve Azra küçükken ve şu an hala ‘Dayı Ay mis yu’ diyor. Yiyesim geliyor. :) İngilizce öğretmeni anneleri öğretmiş.)

 

KEMAL SUNAL FİLMİNDEKİ GİBİ

 

Kemal Sunal’ın bir filmi var, ikiz kardeşinin duyduğu acıyı aynı anda hissediyordu. Başka yerde olan kardeşi tokat yiyince, o da karşısındakini sebepsiz tokatlıyordu :) hatırlarsınız.

 

İşte sanki ikizmişiz gibi Berrin de, abisinin duyduğu acıyı aynı anda hissetti. İnşallah kalbi öylesine saf ve temiz ki, Allah halimi ona hissettirdi hamdolsun. Canım abicim.

 

2004 gibiydi sanırım, babamla tekerlekli sandalyemle sokakta geziyorduk. Yokuştan inerken tekerlekli sandalye hızlandı. Ön tekerler görmekte geciktiğimiz çukura düşünce ben öne doğru savruldum. Ellerim üzerinde bir kaç metre kaydım. Ellerimin derileri sıyrıldı. Babam beni kaldırdı, kucaklayıp tekerlekli sandalyeme oturttu.

 

Pansuman için eve geldik. Kızkardeşim kapıyı açtı. “Baba iki dakika önce öyle kalbim sıkıştı ki nefessiz kaldım, öleceğimi sandım” dedi. Evet halimle o kadar hallenmişki, aynı yumurta ikizim gibi benim duyduğum acıyı aynı anda hissetmişti. Seni çok çok seviyorum abicim.


AĞLADIĞIM BİR ŞEY



Kızkardeşimin 2003 yılında ilk öğretmen olarak tayin olduğu yer Çorum'un Uğurludağ ilçesiydi. Gerçekten dağların arasında hiçbir yerle bağlantısı olmayan üç bin nüfuslu çok sapa bir yerdi.

Kızkardeşim 23 yaşında ilk kez kendi başına kalıyordu. Kaloriferli eve alışık olan Berrin'im soba yakmasını da orda öğrendi.

Bir kış günü okuldan izin alıp gelip eve yattı, fena halde gripti, soba yakacak hali yokmuş, yorgan battaniye ne bulduysa örtüp uykuya dalmış. Akşam uyandığında annemi aramış, çok üşüyorum demiş.

O akşam annem bana anlattı bunu ve televizyonda dinlediğim bu türkü ile gözyaşına boğulmuştum:

 



 

NİKE AYAKKABI

 

Oğuz’um da Berrin’im gibi iyilik yapmayı çok seviyor. Bir keresinde eniştemi aradım. Berrin ilçedeki ayakkabıları beğenmedi, il merkezine geldik, diye espri yaptı. Berrin duydu, bağırdı; Abi spora başladım, Nike ayakkabı alacam, dedi.

 

Bende espriyi patlattım. Hani eski Küçük Emrah filmlerinde bir replik var, ‘Abi benim hiç kırmızı ayakkabım olmadı’ diye bilirsiniz. Ben de ‘Enişte benim hiç Nike ayakkabım olmadı’ dedim, gülüştük.

 

Bir müddet sonra haftasonu için Ankara’ya geldiler. Eniştem Oğuz bana Nike ayakkabı hediye almış. Şaşırdım, sevindim, duygulandım. Bağlamalı değil de cırt-cırtlı olduğu için babam kolay giydiriyor. Tekerlekli sandalyede otururken hala hep o ayakkabıyı giyiyorum. Allah razı olsun.

 
Dostum Aydın Kaynarca beyle Ankara Göksu parkında Mayıs 2017 
- Her zaman Nike ayakkabı ayağımda :)

Bazen annem, babam ve ben onların yaşadıkları şehre gidiyoruz. Eniştem bana balkonda semaverde çay yapar ve saz çalarak konser verir. Üniversitede yurtta arkadaşım geceleri saz çalardı. Aşık olduğum kızı düşünerek efkarlanırdım. Eniştem saz çalarken o günleri düşünüp hep ağlarım.

 

Annem bana yıllardır hiç tişört, kazak, ayakkabı almadı. Hep Berrin’in hediyelerini giyiyorum. Aldığı tişörtlerin seçimi çok hoşuma gidiyor. Defalarca bel çantası, cüzdan aldı.

 

Kızkardeşim ve eniştemin sadece bana değil herkese o kadar çok iyilikleri var ki, başta dediğim gibi yazmakla bitmez. Allah onlara hem dünyada hem ahirette mutluluk versin.

 

Beni bu ailede ve Berrin’in abisi olarak dünyaya gönderen Allah’a binlerce hamdolsun...

 

HAKKINI HELAL ET ABİCİM.

 

Keşke diyorum babam ve annem bir kardeş daha yapsaymış.

Sizi çok ama çok seviyorum....

 
 
20 Temmuz 2017


(Bu yazıyı, bu sayfanın bir blog (günlük) sayfası olduğundan bu yazının Google kapanmadıkça inşallah duracağı için ve fakirden bir hatıra kalması için, eski yazılarımdan alıntılarla yeniden düzenledim. )

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bardağı yere bırak


Bardağı yere bırak

 

Merhabalar Sevgili gönül dostlarımız,

 

Selamünaleyküm, Güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

 

Bu haftaki yazımızda bir profesörün dersinden kesit paylaştıktan sonra konuyla ilgili birkaç naçiz yorumumuzu paylaşmak istiyoruz:

 

Bardağın Ağırlığı

 

Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.

 

“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sordu.

 

Öğrenciler, ’50gr!’ …. ’100gr!’ …. ’125gr’ cevabını verdiler.

 

“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör ve devam etti:“

 


Ama, benim sorum şu:

 

Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”

 

- Hiçbir şey

 

- Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?

 

- Kolunuz ağrımaya başlardı.

 

- Haklısın; peki ya 1 gün boyunca tutsam ne olur?

 

- Kolunuz iyice ağrır, adaleniz spazm yapar, belki de  çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda kalırsınız.

 

 Sorularına cevap alan profesör, can alıcı noktaya temas etti:

 

- Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıktı mı?

 

Öğrenciler bir ağızdan cevapladılar:

 

“Hayır.”

 

- Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve kas spazmına yol açan olay neydi?

 

 Profesör ikinci bir soru daha sordu:

 

- Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?

 

- Bardağı bırakırsanız, rahatlarsınız.

 

 Profesör beklediği cevabı almıştı. Öğrencilerini kutladı ve bütün bu soruları sormasına sebep olan açıklamayı yaptı:

 

“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsan, bir sorun yaratmaz. Uzun bir süre düşünürsen, başın ağrımaya başlar.

 

Ama hiç aklından çıkarmazsan, artık başka bir şey düşünemez hale gelirsin; bu seni bitirir. Elbette hayatınızdaki sorunları düşüneceksiniz; halletmeye çalışacaksınız.

 

Ama en önemlisi, onları, her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır. Bu şekilde strese girmez ve sabah taze bir beyinle uyanırsınız.

 

Taze bir güne, yeni sorunlarla mücadele azmini kazanarak başlamış olursunuz. Bu yüzden arkadaşlarınıza vereceğiniz en önemli tavsiye, ‘Bardağı yere bırak’ olmalıdır.”

 

***

 

Bardağı yere bırakmadığım için, işyerindeki bazı sıkıntıları hastalığımında etkisiyle GECELERİ düşünmekten 1999’da psikolojim bozuldu, Zan hastalığına yakalandım ve yirmi gün babamla hastanede yattım, ruhi ilaç tedavisi gördüm.

 

ZAN

 

Zan, önyargıyla birinin olumlu veya olumsuz birşey yaptığı vesvesesine kapılmaktır.

 

Biz düşüncelerimizi kontrol altına almalı, Her zaman olumlu düşünmeliyiz, Hüsn-ü zan ibadettir, der Efendimiz SAV çünkü…

 

* "İnsan ne ararsa zannında bulur, biz hüsn-ü zanna memuruz." 

(İhramcızâde İsmail HakkıToprak) 

 

Güzel gönüllü yazar Karaman Ayrancı'lı hemşehrim Ersal Özkan hocam der ki;

 


“Kişi olumlu tutum ve düşüncelere sahipse, zorluklarla uğraşmayı seviyor ve onların üstesinden gelmekten zevk alıyorsa, başarının yarısı gerçekleşmiş sayılır. Olumsuz düşünme ise umudu kırar, yaşamdan zevk almayı engeller.

 

Olumlu düşünme, iyimser olma öğrenilebilir bir durumdur ve bunu herkes öğrenebilir. Bunun için ; olmak istediğiniz kişiliğe uygun konuşun ve davranın.

 

Olumlu ve başarılı düşünceleri aklınızdan çıkarmayın. Etrafınıza gülücükler saçın. Çevrenizdeki insanlara güven ve umut verin. Karşılaştığınız her insana dünyadaki en önemli insan oymuş gibi davranın.

 

Onun kendisini önemli hissetmesini sağlayın. Herkesin iyi taraflarını görmeye çalışın. Pireyi deve yapmayın. İyiliksever olun.

 

Olumlu düşündüğümüzde güzel şeyler üretiriz. Sorun çıkaran değil sorun çözen oluruz. Sonuçta da mutlu bir insan oluruz. ”

 

Son Mesnevihan sevgili Hayat Nur Artıran Hanımefendinin sohbetlerinden de şu bilgileri aktarmak istiyorum izninizle:

 


Bir olay hakkında peşin hükümle kötü düşünmek, yani sû-i zann hem bizi huzursuz eder, hem de sevaplarımızı yakabilen çok müthiş bir günahtır.

 

* "Çağımızın en tehlikeli hastalığı kanser değil, sû-i zann'dır!"  (Hayat Nur Artıran)

 

Kanser fani ömrümüzü bitirir, ama sû-i zann ederek ebedi hayatımızı tehlikeye atarız.

 

İçimizden üç türlü ses duyarız. İkisini dinlemeyelim, çünkü bu ikisi suizanna kapı açar, biz sadece birine uyalım.

 

Birincisi, şeytani seslerdir. (Şu içkiyi iç ya nolacak, veya harama bakmaya teşvik eden yani günaha davet eden vesveselerdir. )

 

İkincisi, nefsani seslerdir. (Boşver yat uyu, şunu on kilo yesem doymam, okulu asalım parklarda gezelim, gibi zevklere davet eden nefsani vesveselerdir. )

 

Üçüncüsü, Rahmani seslerdir. (Hadi gözünü aç, namazı erteleme, Allah fakiri kapına göndermiş, sadaka ver gibi sevaba davet eden Rahmani ilhamlardır. )

 

İlk ikisinin vesveselerine kulak asmayalım, tasdiklemeyelim fakat üçüncüsüne uymaya çalışalım. İçimizden gelen bu üç tür sesin kaynağını iyi tespit edip, ona göre karar verelim ki bu imtihanımızdır.

 

Nefis ve Şeytan aslında tekdir. Onun için Efendimiz SAV buyurur ki:

 

“Cihadın en büyüğü nefisle yapılandır.”

 

“Senin en büyük düşmanın, senin içinde bulunan (senden hiç ayrılmayan) nefsindir”

 

15 Temmuz 2017 Cumartesi gecesi canım dostum Aydın Kaynarca bey ziyaretimize geldi. Güzel vakit geçirdik. Yeni FB forması hediyesi için çok teşekkür ederim dostum :)
10 Numara Alex Celal :)



Şimdi NAMAZ kılarak ve DUA ederek günde beş kez bardağı yere bırakıyorum.

Kendimi yıllardır çok hafif hissediyorum elhamdülillah…

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Evlatlara Bir Ders


Evlatlara Bir Ders

 

Günaydın güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

 

Bu hafta canım babacım İsa Çelik bir rahatsızlık geçirdi. (30 Haziran 2017 Cuma)

 

Yerinden kalkamıyor, Yürüyemiyordu. Öbür odada yatıyordu. İdrarını tutamıyordu. Annemin oğlunu çağıralım, komşulardan yardım isteyelim teklifini, kimseyi rahatsız etmeyin, diye reddetti.

 

Ben dayanamadım, öğleden sonra Mamak’ta evde uyuyan kardeşim Faik’e haber verdim. Uyuyordu zira gece çalışmış sabah işten gelmişti. Ve akşam tekrar işe gidecekti.

 

Hain darbe teşebbüsünden sonra askeriyede eleman azalmış ve Faik günde 12 saat çalışıyordu. Haber verince 30 km’yi hemen geldi. Canım kardeşim.

 

Babamın durumunu görünce hemen ambulans çağırdı. Sincan devlet hastanesinden 23’te geldiler. Babama tahliller sonucunda kanında enfeksiyon tespit etmişler, ilaçla gönderdiler.

 


Faik iki gün izin aldı. Babam cumartesi sabah daha kötü olmuş. Ben uyurken komşumuz Tolunay bey ve Faik babamı tekerlekli sandalyemle Atatürk Hastanesine götürmüşler.

 

Emar, Tomografi, kan ve idrar tahlilleriyle epey incelemişler. Felç değilmiş çok şükür, kan ve idrar yolunda enfeksiyon tespiti onaylanmış, yeni ilaçlarla akşamüzeri geldiler.

 

Tek izinli gününü babamla hastanede geçiren komşumuz Tolunay Ertuğrul beyden Allah razı olsun.

 


Babam hasta olunca beni tuvalete hep Faik götürdü.  Faik, hem beni banyo yaptırdı hem babamı. Babama da bana da dış sonda bağladı idrar için.

 

Hasta bir iken iki oldu anneme ve kardeşime… Allah babama acil şifa versin, benim ömrümden alıp babama eklesin inşallah.

 
Babacım annemin kolunda odama ziyarete geldi. Çok sevindim. 4 Temmuz 2017 Salı


Hem yetim hem öksüz büyüyen, bir ömür engelli evlada hizmet eden anneciğim şimdi de eşine hastalıklarına rağmen büyük bir özveriyle hizmet etti/ediyor. Allah cennette yüksek makamlar verecektir inşallah.   Babasına yakın olup yükünü hafifletmek, yani abisine hizmet etmek için Ankara’ya tayin olan Faik’im, abisini yüzlerce kez banyo yaptırıp traş etti. Allah yüzbin kere razı olsun.

 

İnşallah kardeşim yaşlanınca da ona evlatları, babası ve abisine baktığı gibi bakarlar.

 


Onu çok seviyorum. Şimdi babaya hizmetle ilgili hoş bir hikaye paylaşmak istiyoruz:

 

DERS VE UMUT

 

Yaşlı bir baba...

Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş...

 

Bir gün canı yaprak döneri  çekmiş. Babasının isteğini fark eden oğlu, almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş... Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş... Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış...

 

Lokantadaki insanların bakışları da  onların üzerindeymiş... Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış. Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış...

 

Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış...

 

Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde... Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için...

 

Yemek parasını ödeyip çıkarlarken, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:

 

– Hey evlat, burada bir şey unutmadın mı?

Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:

– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!

Yaşlı amca:

– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!

Şaşkınlık içinde:

– Ne bırakmışım ki amca?!

 

– Sen burada, her evlat İÇİn bİr ders ve her baba İÇİn bİr UMUT bırakıp da gidiyorsun!...

 
Hadis-i Şerif

Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona... Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu...

 

Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:

 

– Baba! Şunu istiyorum.

– Baba! Bana şunu al.

– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.

– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.

– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.

– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?

– Baba!...

– Baba!...

 

Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:

– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!...

– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır...

 

Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk... Ama belki de hiç sormadık ona:

 

– Baba! Senin benden bir isteğin var mı?

 

Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, "Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?" diye. İlk başta "Her ikisini." desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, "Annemi." diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu. Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu...

 

Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın...

 

Rabbimiz kıymetini bilenlerden, hayır dualarını alanlardan etsin. Amin.



ANA BABAYA İYİLİK EDEN CENNETE GİRER

 

İyilik etmek. Ana-babaya iyilik ve ihsan, evlada farzdır.

 

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

 

(Ana-babasına iyilik eden evlat, Peygamberlerle beraber Cennete girer.) [İ. Rafii]

 

 (Ana-babasına iyilik edenin ömrü uzun, rızkı bereketli olur.) [İ. Ahmed]

 

 (Ana-babanıza ihsan ederseniz, çocuklarınız da size ihsan eder.)[Taberani]

 

(Sen de malın da babana aittir.) [İbni Mace]

 

 

Celalin Penceresinden