13 Kasım 2017 Pazartesi

Nefsime Tavsiyeler


Nefsime Tavsiyeler

 

Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  

 

Bu haftaki yazıda kendimle bir söyleşi yapacağım; size değil kendime nasihat edeceğim.

 
Yıl 2005-2017 , Yaş 32-44
Bu resmi haftaiçi Facebook'a anı olsun diye koydum.
Bazıları moral vermek için, abi daha gençleşmişsin, dediler.
Elbet yaşlandık, yaşlanmak nimettir çünkü olgunlaşmaktır. O zaman çağla idik, şimdi yavaş pişip şekerpare kayısı oluyoruz elhamdülillah.
Onlara latife yaptım
"Bekarım derdim yok ondandır :))"

Dileyen nefsimle beraber dinlesin !

 

DİNLE EY NEFSİM !

 

Bu dünya çalışma sahası, dinlenme yeri değil. Tamam az uyuyorsun, her sabah seni tatlı uykundan uyandırıp teheccüd, sabah ve işrak namazları kıldırıyorum. Ama inanki bu sana işkence değil. Ahirete gidince mükafatını fazlasıyla alacaksın inşallah.

 

Ölüme hergün daha da yaklaşıyorsun ve Celal herkes gibi kesinlikle sende öleceksin. Hani günler öncesinden pazartesi için yazı hazırlıyorsun ve yayın saati hızla geliveriyor ya. İşte aynen öyle ölümde hızla geliverecek.

 

İşte o an keşke çok uyumasaydım, boş durmasaydım da daha çok sevap biriktirseydim, diyeceksin. Unutma Celal, İMANLI KULLAR için burası çalışma dünyası; kabir, uyku ve dinlenme yeri; ahiret ise, dünyada yaptığın iyilik ve ibadetlerinin karşılığını göreceğin mükafat diyarı.

 


Peygamber Efendimiz SAV buyurmuşki: “Dünya ahiretin tarlasıdır.”

 

HEP ÜZÜLDÜN AMA

 

Celal, sen gelecekten sakın endişelenme. Geçmişte olduğu gibi yine kadere teslim ol. Rabbin seni hiç bıraktı mı, en umutsuz anlarında hep bir kapı açmadı mı, düşün Celal.

 

Hani sen ilkokuldan sonra yanlış tercihle koleji kazanmıştın ve baban, yüksek enflasyondan okul taksitleri zor yatırmış, kolejin orta kısmını bitirince, zorla meslek lisesi sınavına sokmuştu.

 

Sen üzülüyordun Celal, ingilizce öğrenmem boşamı gidecek, iyi üniversiteyi meslek lisesinde kazanmam çok zor, diye. Babana söz verdin sınavda sallamıycam diye…

 

Sonuçta 1988’de meslek lisesi elektronik bölümüne girdin. Hastalığın belli olmaya başladı, dengesiz yürüyordun, çabuk yoruluyordun. Okul çok uzaktı. Annen sabah yorgun olduğun için zorla kaldırıyordu, iki vasıta değiştirip uzun yürüyüşle okula varıyordun.

 

N’olacak bu yürümemdeki dengesizlik, babama söylesem mi, belki çok basit tedavisi vardır, diyerek düşünmekten geceleri uyuyamazdın.

 

Ha o sırada bir de, Allah bir kızın aşkını kalbine yazdı. Yazdı çünkü kalpler Allah’ın elinde…

 


Geceleri uykusuzluğunun bir sebebi de, sürekli o kızı düşünmendi artık.

 

İşte o haldeyken üniversite sınavına girdin. Bir soruyu yanlış cevapladığın için ingilizce öğretmenliğini kaçırdın, son tercihin Selçuk Üniv MYO Elektronik bölümünü kazandın. Üzülmüştün.

 

Üniversitede evlilik planları yaparken sevdiğin kız terketti, hastalığın ilerledi ve okulu zor bitirdin. Yine çok üzülüyordun. Hastaneye yattın. Acaba tedavi olacak mıyım derken doktor hanım umutlarını yıktı.

 

“Bu hastalık dengesiz yürümeyle başlar, sürekli ilerler ve tekerlekli sandalyeyle devam eder. Sonunda yatalak duruma gelir” dedi.

 

Nefes almadan dinliyordum ve göz pınarlarım dolmaya başlamıştı. Henüz yirmi yaşında bir gençtim. Hayatın baharındaydım.

 

Yıllarca hayalini kurduğum düz yürüyebilmek gerçekten hayale dönüşüyordu. Sonra devam etti:

 

“Celȃl, sen şimdi hastalığının henüz başlangıç dönemindesin. Bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve maalesef tıbben tedavisi yok.”

 

Dişlerimi sıkıyor ve ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

 

“Bugünler senin iyi günlerin. Sen asla çalışamazsın. Yakında tekerlekli sandalyeye düşeceksin ve ilerde yaşarsan yatalak olabilirsin. Özetle durumun böyle.” Dedi.

 

Artık daha fazla kendimi tutamadım ve çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladım.

 

Çok üzüldün. Hastalık, aşk acısı derken gelecek korkusu oldu ama çabuk toparladın.

 

GÖRDÜNMÜ HEPSİ HAYIRMIŞ

 

Sen o zamanlar belki çok üzülüyordun ama Allah senin kaderini öyle güzel çizmişti ki...

 

Yani paralı okulu kazanman ve yarım bırakarak Meslek lisesine girmeni sağlaması, üniversite sınavında senin bir soru daha çözmeni nasip etmemesi…

 

Evet, geriye dönüp baktığında bunlar senin için hep hayırlısıydı.

 

Eğer dört yıllık üniversite kazansaydın, bitiremezdin çünkü… Nedeni, bu hastalığının iki yıllık üniversiteyi bitirirken belirginleşmesi ve artık engelli sıfatı ile anılmandı.

 

Üniversiteyi zorla bitirsen  bile iş bulamazdın, tekerlekli sandalyede öğretmen var mı?

 

Engelli oldun ve bu halde nasıl çalışırım derken, İngilizcen sayesinde Allah iş nasip etti. Okullara uzakta olup hergün yürüyüş yapmakla kasların güçlendi, normalde 18-20 yaşta tekerlekli sandalyeye düşülürken sen yirmibeşinde düştün.

 


Türlü streslerle depresyona girip hastanede yattın, hastalığın ilerledi. Nasıl çalışıp emekliliğe ulaşacağım derken, Rabbin sabır ve güç verdi, emekli oldun.

 

Yani sen dua etmedin ama kaderine razı oldun, O’da sana hep hayırlısını yaşattı.

 

YİNE KADERE TESLİM OL

 

Allah kader planında daha neler yaşatacak, sabret. Yine O’na güven. Teslim ol, Tevekkül et. Huzur bul.

 

Gelecekten asla endişe etme. Anneme babama bişey olursa deme. Rabbinin merhametine sığın. Annen babanın yaptığı herşey senin iyiliğin içindir.

 

Bunun gibi Rabbin de yaşattığı herşeyi senin iyiliğin için yaşatır.

 

Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler, de.

 

ALLAH, Dilerse sana şifa verir, dilerse sana yeni aşk verir. Kalpler Allah’ın elinde…

 

Yaşayan Son Mesnevihan sevgili Hayat Nur Artıran Hocamız der ki:

 

Hz. Mevlana, “Aşk nasip işidir, hesap işi değil. Aşk adayıştır, arayış değil.” der.

 

“Cenab-ı Allah’ın bir kula en büyük lütfu, keremi ona Aşk’ı nasip etmesidir.“

 

Ve Yunus Emre Hazretleri (1238-1320) gibi şöyle de , huzur bul inşallah:

 

Cana cefa kıl ya vefa

Kahrın da hoş, lutfun da hoş,

Ya derd gönder ya deva,

Kahrında hoş, lutfun da hoş.

 

Hoştur bana senden gelen:

Ya hilat-ü yahut kefen,

Ya taze gül, yahut diken..

Kahrında hoş lutfun da hoş.

 

Gelse celalinden cefa

Yahut cemalinden vefa,

İkiside cana safa:

Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

 

Gerek ağlat, gerek güldür,

Gerek yaşat gerek öldür,

Aşık Yunus sana kuldur,

Kahrında hoş, lutfun da hoş.

 


Şeker komasını saymadım, Bakalım bu hayatta daha başıma neler gelecek,

Görelim Mevla neyler, Neylerse güzel eyler.

 

Çok şükür bugünüme, Binlerce Elhamdülillah…

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

6 Kasım 2017 Pazartesi

Einstein’in Sevgi Mektubu


Einstein’in Sevgi Mektubu

 

Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  

 

Allah'ın ve Resulünün SAV selam ve bereketi üzerinize olsun.


Rasûlullah (sav) buyurdular:

“Siz îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe îmân etmiş olamazsınız. Size işlediğiniz takdîrde birbirinizi sevmeye vesîle olacak bir amel göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 131; İbn Mâce, Edeb, 11; Tirmizî, İstî’zan, 1.)
 
 
 



Kıymetli dostlar, bugün size bir mesaj verip yazıyı başlıktaki mektupla bitireceğiz:

 

Hz. Mevlana’ya göre Aşk, dünyaya ait bir duygu değildir. Aşk insanlara ait değildir. Aşk Allah'a aittir. Ancak Allah, insanı halifesi olarak ilan edip ruhuna üfledikten sonra, kendisindeki bu duyguyu, insanın da mayasına karıştırmıştır.

 

Mustafa Ceceli’nin şarkısında dediği gibi, aşk için gelmişiz biz bu cihana…  

 

Nedir o aşk? Ezelde, ruhlar aleminde Allah’a verdiğimiz sözdür. Biz Allah’a, Evet sen bizim rabbimizsin, seni çok seviyoruz, sana aşığız, dedik. (bkn: Araf suresi, 172)

 

AŞIK OLMAK BİR İDDİADIR

 

İşte biz bu dünyaya o sözü, seni seviyorum, aşığım sözünü ispatlamaya geldik. Aşk için, Aşık olduğumuzu ispatlamak için. Aşık olmak bir iddiadır, kanıt lazımdır.  

 

    (Hz. Mevlana - Mesnevi, cilt 3, 4008): “Aşk bir davaya benzer, cefa çekmek de davanın tanığıdır. Tanığı olmayan her dava mutlaka kaybedilir. Ben, cefaya uğrayıp kemale ereceği ve safa bulacağı zaman kaçan, sonra da safa, huzur dileyen kişinin aklına şaşarım.

 

   Zamanın kadısı senden tanık isterse, sakın ona incinme. Cefayı, kederi, ıstırabı güleryüzle karşıla, onları bağrına bas da hakikat definesini elde et. Çünkü onlar, senin aşkının tanıklarıdır.”

 

Evet sevginin ölçüsü fedakarlıktır. Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.

 

Annem beni seviyor, hasta olsa bile 44 yıldır çayımı yemeğimi hazırlıyor.

 

Babam beni seviyor ki, her gece defalarca uyanıp tuvaletimi yaptırıyor.

 


Kardeşlerim beni seviyor ki, beni hergün arıyorlar. Erkek kardeşim her hafta gelip beni tuvalete götürüp banyo yaptırıyor, kızkardeşim ve eniştem gelince beni gezdiriyorlar.

 

Evet sevginin ölçüsü fedakarlıktır. Kim ne kadar çok fedakarlık yapıyorsa o kadar fazla seviyordur. Ve tabi o kadar da sevilir.

 

Hz. İbrahimi ateşe attılar yine de Rabbinden vazgeçmedi. 80 sene evlat için dua etti, ümit kesmedi. Sonra Allah ona hayırlı bir evlat verdi. Ve evladını kurban et, kes emri geldi.

 

Allahı çok sevdiği için yüreği kan ağlayarak emri uyguladı. Daha önce ateşin yakmaması gibi bıçak kesmedi. Ve sonunda Allah, Hz. İbrahim’e Halilim, yani dostum dedi.

 

ŞUNU DÜŞÜNÜNCE AĞLADIM

 

Peygamber Efendimizin SAV neler çektiğini düşününce gözyaşımı tutamıyorum. Annesiz babasız bir ömür geçirdi. Altı evladını, ilk aşkını kabre indirdi.

 

En yakın arkadaşlarını, akrabalarını kaybetti, taşlandı, yaralandı. Allah için her sıkıntıya rızayla sabretti ve hep şükretti. Ve Allah’ın habibi, sevgilisi oldu.

 

Geçen şuna ağladım. Biliyorsunuz Miraç gecesi hüzün yılında yaşanmıştı. Yani Hz Hatice ve Ebu Talibin vefat ettiği yıl.

 


Miraç gecesi yaşananlar anlatılıyor ya, Efendimiz SAV semanın katlarında Hz Adem AS …, Hz Musa, Hz İsa’yı gördü konuştu, Cebrail AS cennet cehennemi gösterdi diye…

 

Geçen şöyle bir şeyi düşünürken TSM dinliyordum ve gözyaşıma hakim olamadım.

 

Cebrail AS Efendimizi SAV sessizliğin hüküm sürdüğü bir sarayın önüne getiriyor. Kapı açılınca Hz Hatice görünüyor. Efendimizi SAV görünce sevinçten ağlamaya başlıyor.

 

BENİMKİ AŞK İBADETİ İNŞALLAH

 

Anti parantez anlattım bunu. Sevdiğimizin hatırına sıkıntılara sabredersek sevdiğimiz, bizim onu sevdiğimizi anlar. Çünkü Allah kalplerin özünü bilendir. 

 

BEN DE ALLAH’I çok SEVDİĞİM İÇİN HER SABAH uyanıyor NAMAZ KILIYORUM.

 

Evet sevgiden, aşktan… Abdülkadir Geylani Hazretleri ibadeti üçe ayırıyor.

 

1-KÖLE ibadeti: Allah’tan korkusundan, cehennemde yanmaktan korktuğu için ibadet yapmak.

 

2-TÜCCAR ibadeti: Cennetteki köşk, huri için ibadet etmek; şu kadar Esma zikir yapayım bana şifa ver, şu derdime çare ver, gibi karşılık bekleyerek ibadet…

 

3-AŞK ibadeti: Allah’ın rahmeti, büyüklüğü, lütuf ve ihsanları karşısında şükür ve minnet hisleriyle dolup aşk ve şevkle severek ibadet etmek…  

 

Allah hepimize aşk ve şevkle ibadet etmeyi nasip etsin.

 


Yazıda vermek istediğimiz MESAJ anlaşılmıştır inşallah.

 

EİNSTEİN’IN SEVGİ MEKTUBU

 

Yazımızı sevgi konusunda Einstein’in kızına yazdığı mektubu ile bitiriyoruz:

 

1980’lerin sonunda ünlü dehanın kızı olan Lieserl, Einstein’ın yazdığı 1400 mektubu Yahudi Üniversitesine bağışladı; tek bir şartı vardı: babasının ölümünün üzerinden 20 yıl geçene kadar içerikleri yayınlanmayacaktı.

 
1879'da Almanya'da doğan Yahudi asıllı Einstein 1955'te ABD'de ölmüştür...



Bu okuyacağınız mektup Lieserl Einstein için olanlardan bir tanesi…

 

İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpışmaya mahkum.

 

 Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar.

 

 Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var. Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı.

 

Bu evrensel güç SEVGİDİR.

 

 Bilim insanları, evren için birleşik bir kuram ararken, görülemeyen en kuvvetli evrensel gücü unuttular.

 

 Sevgi Işıktır, onu alıp verenleri aydınlatan.

 

 Sevgi yer çekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissetmelerini sağlar.

 

 Sevgi kuvvettir, çünkü bizdeki en iyiyi çoğaltır ve insanlığın kör bencilliklerinde tükenmemesine izin verir.

 

 Sevgi için yaşarız ve ölürüz.

 

 Sevgi Tanrıdır ve Tanrı sevgidir.

 

 Bu güç her şeyi açıklar ve yaşama anlam katar. Bu bizim çok uzun süredir göz ardı ettiğimiz bir çelişkidir, çünkü belki insanın evrende kendi özgür iradesiyle kullanamayacağı tek enerji olduğu için sevgiden korkuyoruz.

 

 Sevgiye görünürlük verebilmek için, en ünlü denklemimde basit bir yer değiştirme yaptım.

 

 Eğer E=mc2 yerine, dünyayı iyileştirecek olan enerjinin ışık hızının karesiyle çarpılacak sevgiyle sağlanabileceğini kabul edersek, şu sonuca varıyoruz: sevgi en kuvvetli güçtür, çünkü sınırı yoktur.

 

SEVGİ HAYATIN ANLAMIDIR

 

İnsanlığın evrendeki bizim düşmanımız haline gelen diğer güçleri kullanmakta ve kontrol etmekte ki başarısızlığından sonra kendimizi başka çeşit bir enerjiyle beslememiz zorunludur.

 

 Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır.

 

 Belki bir sevgi bombası, gezegenimizi harap eden açgözlülük, nefret ve bencilliği tamamen yok edebilecek kadar güçlü bir cihaz, yapmaya hazır değiliz.

 

 Buna rağmen her bireyin enerjisini açığa çıkartmayı bekleyen küçük ama kuvvetli bir jeneratör var.

 

 Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, her şeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın en özlü kısmıdır.

 

 Bütün hayatım boyunca kalbimin içinde sana dair sessizce atanları ifade edemediğim için çok derin bir pişmanlık duyuyorum. Belki artık özür dilemek için çok geç, ama zaman göreceli olduğu için sana söylemem gerekiyor: Seni seviyorum ve nihai cevabı bulduğum için sana teşekkür ederim.

 

 Baban Albert Einstein

 
4 Kasım 2017 Cumartesi sinemaya Ayla filmine gittik. Canım kardeşim Faik beni akülü sandalyeme oturttu arabayla götürdü, canım dostum Aydın Kaynarca bey bana sinema ısmarladı ve eşlik etti. iyiki varlar. Allah razı olsun.
Ayla filmi, yaşanmış bir hikayedir.
1950'de Kore harbine gönderilen Süleyman astsubay bir gece ormanda ana babası savaşta ölmüş beş yaşında bir kız çocuğu bulur.
Kıza savaş boyunca sahip çıkan Süleyman astsubaya G. Kore Hükümeti kızı Türkiye'ye götürmesine izin vermez, yetimhaneye yerleştirilir.
Aradan 60 yıl geçer ve filmin sonunda kavuşurlar.
Gerçek görüntülerde çıkınca gözlerim yaşlarla doldu.

 
 
SEVELİM SEVİLELİM, DÜNYA KİMSEYE KALMAZ.

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

 

30 Ekim 2017 Pazartesi

Kızgın Yağa Su Dökme


Kızgın Yağa Su Dökme

 

Günaydın sevgili gönül dostlarımız, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…  

 

Bugün Sevgili Mevlevi Yazar Son Mesnevihan Hayat Nur Artıran Hocamızın tekrar tekrar tefekkür ederek okuduğum “Aşk Terk Etmez” isimli kitabından alıntı yapmak istiyoruz.

 

Kendisinden izin alarak yazıda kitaptan alıntılar yaptık. Çok teşekkür ediyoruz.

 


Fakiriniz size H. Nur Artıran’ın “Aşk Terk Etmez” isimli kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitabı fakir gibi cümleleri tekrar tekrar okuyacağınızdan eminim inşallah.

 

Siyer tarihinde “İfk Hadisesi” denilen olay var. İnternetten araştırabilirsiniz. Hz. Ebubekir’in biricik kızı, Peygamber Efendimizin SAV eşi Hz. Aişe annemize iftira atmışlardı.

 

İftira atanlar arasında hayatını Hz Ebubekir’in yardımıyla sürdüren biri vardı. Hz Ebubekir bu nankörlük karşısında “Birdaha yardım yaparsam ona… “ şeklinde yemin etti. Sonra ayet indi…

 

Aşağıda geçen ayetin iniş sebebi hikayesini sevgili Hayat Nur Artıran Hocamızdan dinlemiştim. Aralık 2016’da Ankara Sincan’daki Hz. Mevlana konulu etkinlikte anlatmıştı.

 


Rabbimiz, Affetmenin bu derecede olmasını istiyor demekki, dedim. Ve o gün karar verdim, kendimi yapılan haksızlıklar karşısında muhatabımı affedip hoşgörmeye alıştırmaya çalışıyorum.

 

Sanırım merak ettiniz bu sınırsız affetmeyi; buyrun yazımızı okumaya başlayalım:

 

KIZGIN YAĞA SU DÖKME!

 

Hz. Mevlânâ, kin, öfke ve benzeri duygular içindeyken yapılması gerekeni bir cümlede özetleyerek “Kızgın yağa su dökme” demiştir. Çünkü kızgın yağa su dökmek etrafı kirletmekten başka bir işe yaramaz.

 

İşin zahiri böyle ise batıni boyutunu çok daha derin tefekkür etmek gerekir. Cenâb-ı Hakk Taha suresinin 43 ve 44. ayetlerinde Hz. Musa’ya şöyle buyuruyor:

 

“Firavun’a gidin, doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler ve korkar.” Firavun’un küfür ve inkârının had safhayı aştığı ayetlerle sabit.

 

Cenâb-ı Hakk böyle birine büyük peygamberlerinden birini gönderiyor, “Firavun azdı ama yine de ona yumuşak bir üslup içinde doğruları anlat” diye buyuruyor.

 

Hiç şüphesiz tüm Müslümanlar; Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’ya hitaben söylenmiş olan bu sözlerin muhatabıdır. O halde benzer durumlarda üzerimizde farz olan böyle bir yaklaşım tarzıdır.

 

Küfr ü inkârda en azgın olanlara dahi yumuşak bir üslup, kavl-i leyyin… Ayet gereği muhatabımız Firavun dahi olsa, tavrımız bu ölçüde olmak zorunda. Çünkü insan psikolojisini etkileyecek, müspet tesir edecek yegâne sebep zarif, samimi bir üsluptur.

 

Düşmanı dost yapmanın yolu düşmanca tavırlar sergilemek yerine, kötülüğe iyilikle cevap vermektir. Yarattığı kulu bizden daha iyi bilen Rabbimiz böyle emir buyurmuş.

 

Cenâb-ı Allah’ın emri böyleyken ne yazık ki tam aksi davranışlar sergileyenler çoğunlukta. Peygamber’in izinden gittiğini düşünen ve uyarıcılık görevini yapanların dahi elde kılıç, dilde kurşun gidiyor, önüne gelen bundan nasibini alıyor.

 

Elbette eğri olanı düzeltmek, doğruyu söylemek gerek fakat bu yapılırken de kırmamak, dökmemek, dikkat ve hassasiyet gerek. Özelikle tümüyle toplumsal olan konularda, kamuyu ilgilendiren durumlarda bu dikkat ve hassasiyet çok daha fazla önem arz etmektedir.

 

Diken üstünde yalınayak yürüyor gibi dilimize dikkat etmemiz gerekir. Ayrıca Muhammed ümmetine, dolayısıyla insana yakışan bağışlayıcı, affedici olmak değil midir?

 

Daha evvel arz edildi. Vahşi için ayet indirip “Allah’tan ümit kesilemez”, Allah herkesi bağışlar diyen Yüce Rabbimiz, âlemlere rahmet olan bir Efendimiz var. Seven sevdiğine benzer. Affeden affedilir, bağışlayan bağışlanır, bizim de Rabbimize, Efendimiz’e, manevi büyüklerimize karşı nice ayıp kusur ve eksiklerimizi gören bilen var.

 


Hiç şüphesiz kendi kusurlarımızdan dolayı mahcup olmak, başkalarını hoş görmeye, affetmeye vesile olacaktır.

 

NANKÖRÜ BİLE AFFET

 

Affedici bağışlayıcı olmanın nasıl sınırsız olduğunu Nur suresi 22. ayette yakin olarak görmek mümkün.

 

“İçinizden varlık ve servet sahibi kimseler yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere (kendi mallarından bir şey) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

 

Bu ayet-i kerimenin iniş sebebi konunun önemini şeksiz şüphesiz gözler önüne seriyor. Peygamber Efendimiz zamanında, Hz. Aişe validemize dil uzatılmış, ona hakaretlerde bulunulmuştur. Ve bunu yapan kişi, Aişe validemizin babası Hz. Ebubekir Efendimiz’in yardımlarıyla hayatını sürdürmektedir.

 

Bu kişi, maddi manevi her açıdan muhtaç ve borçlu olduğu ulu bir şahsiyetin kızına, Peygamber Efendimiz’in eşine hakaret ederek nankörlük yapmıştır. Yalan söylemiş, iftirada bulunmuştur.

 

Bunun üzerine Hz. Ebubekir Efendimiz şöyle düşünür: “Ben ki bu insana yardımda bulunma konusunda sınır tanımadım. Ona her zaman cömert davrandım, sevgi ve saygı içinde oldum. Fakat o tüm bunlara karşılık nankör çıktı.

 

Benim kızıma, Hz. Peygamber’in eşine iftiralarda bulundu” diyerek o güne kadar yaptığı yardımları kesmeye karar verir. Bunun üzerine yukarıda arz edilen ayet nazil olur.

 

Çünkü Hz. Ebubekir Efendimiz, “Bir daha sana yardım edersem…” şeklinde yemin etmiştir. Bu ayet her açıdan oldukça önemlidir. İftiraya uğrayan; Hz. Peygamber’in eşi ve Hz. Ebubekir’in kızıdır.

 

İftira eden, Hz. Ebubekir’den yardım gören, onun desteğiyle ayakta duran biridir. Bir daha asla yardım etmeyeceğim diye yemin eden Hz. Ebubekir’dir. Hadisenin içinde olanlar bunlar ama Allah yine de affı ve bağışlamayı emrediyor, yardımların devamını istiyor.

 

Bu durum gerçekten insanı derinden etkiliyor, affetme, bağışlama konusunda hiç sınır olmadığı aşikâr oluyor. İnsanın en zayıf noktası evlattır. Komşuya taş atılır, susarsın. Anne ve babaya taş atılır, susarsın. Kendin taşı yersin, yine susarsın.

 

Ama evlat söz konusu olduğunda… Anne ve baba susmayı, sabırlı olmayı beceremez. Bir de konu; şan, şeref, namus meselesidir. İnsanın en zayıf taraflarıdır bunlar.

 

Her şeye rağmen Cenâb-ı Allah bağışlamayı, affetmeyi, yardımların devamını diliyor.

 

Evet, bu değişmez uyarı hepimiz için ve her konuda geçerlidir. Kişinin ayıp ve kusurları karşısında da, meselenin içtimai yönüne bakan kısmında da ölçü bu ayet-i kerime çerçevesinde olmak durumundadır.

 

H. Nur Artıran – Aşk Terk Etmez kitabından alınmıştır.

 

******

 

HZ EBUBEKİR AFFEDİP YARDIMA DEVAM ETTİ

 

İftiranın başını Abdullah b. Übey çekmiş, bir iki erkek ile Peygamberimiz’in eşi Zeyneb bint Cahş’ın, Hz. Âişe’yi kıskanan kız kardeşi Hamne de, bu çirkin iftiranın yayılmasına sebep olmuşlardı.

 

Erkeklerden biri, Hz. Ebû Bekir’in halasının oğlu olup kendisine devamlı yardımda bulunduğu Mistah idi. İddianın iftiradan ibaret olduğu kesinleşince Hz. Ebû Bekir, bu nankör yakınına artık yardım etmeyeceğine yemin etti.

 


Bu âyet nâzil olunca da, “Vallahi Allah’ın beni bağışlamasını arzu ederim, bunu her şeye tercih ederim” diyerek yeminini bozdu ve yardıma devam kararı aldı.

 

İslâm ahlâkında “kötülüğe karşı iyilikle muamele etmek” kuralı vardır. Fıtratı, temel insanlık nitelikleri bozulmamış insanları ıslah etmenin, kötü yoldan çevirmenin, yeniden erdemli topluluğa katmanın yollarından biri de budur.

 

Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 63

 
Astsubay Canım kardeşim Faik Çelik iyi ki Ankara'ya tayin istedi. Babacım yaşlandı, hasta ve yorgun.
Üç günde bir gelip abisini tuvalete götürüyor.
Her hafta ise, saç sakal abisini banyo yaptırıyor. Allah yüzbin kere razı olsun...

AFFEDİLMEK İÇİN HEP AF YOLUNU TUTALIM İNŞALLAH.


 

Celalin Penceresinden