14 Ağustos 2008 Perşembe

Celal Çelik kimdir?

Celal Çelik Kimdir?









5 Ağustos 1973 tarihinde, Konya-Ereğli’de dünyaya gelmişim. Ailenin ilk çocuğuyum. Bir erkek ve bir de kız kardeşim vardır.

Annem Nuriye Çelik. Annem annesini hiç görmemiş. Anneannem annemi doğurduktan bir ay sonra ölmüş. ( Aslında anneannem de yetim büyümüş. Anneannemin babası Çanakkale savaşında şehit olmuş. ) Annem, abisinin yanında büyümüş, abisinin evinde gelin olmuş. Annemin babası olan dedem de, annem ilkokuldayken ölmüş. Yani anneciğim hem öksüz, hem yetim büyümüş.

Babam İsa Çelik. İsa ismi babamın dedesinin adıdır. İsa dedem Çanakkale Savaşı gazisidir. ( Çanakkale Savaş’ında bir gözünü ve dilinin yarısını kaybetmiştir. Gözünün biri takmaymış ve biraz peltek konuşurmuş.) Babamın dedesi İsa dedem, babam çok küçükken vefat etmiş... Benim dedemin ismi ise Faik’tir. İsa oğlu Faik, ve Faik oğlu İsa(yani babam).



Babam çok küçük yaşlarından beri sürekli çalışmış. Hatta bir ara aile maddi bunalım geçirmiş. Babam ailenin tek çalışan bireyi olarak maaşını aldığı gibi aileye verirmiş. Babam tam bir dürüstlük abidesidir. Hatta maaş bordrosunu bile verirmiş. Babam sürekli Türkiye'nin çeşitli köylerinde çiftçilere sondaj kuyusu açardı. Kupkuru topraklarda su çıkarttıkları için pek çok dua aldığına inanıyorum. Birkeresinde şöyle demişti: “ İki sene önce su çıkardığımız bir köye yolum düştü. Birde baktım ki etraf yemyeşil olmuş.”


Yirmiyedi yıl evinden, sıcak yatağından uzak, karavanlarda, çamurlar içinde hep bizim için çalıştı. Beni özel okula gönderdi. Maddi imkansızlıkla kolejin lise kısmına devam edemedim.( Meslek liseleri sınavına girerek elektronik bölümüne girdim.) Babam çok dürüst ve iyiliksever olduğu için bence Allah'ın sevdiği kuludur. Bizim 1998 yılına kadar kendi evimiz olmadı, hep kirada oturduk. Benim hastalığım ilerleyince Allah nasip etti, şimdiki oturduğumuz giriş kat daireyi aldık.

Babam her zaman benim için tevazu örneğidir. Karşısındaki insan kim olursa olsun, hep kendinden yüksek görürdü. Babam böyle iyi olduğu için Allah, evlatlarına güzel bir kader çiziyor. Erkek kardeşim şanlı ordumuzda görevli; kızkardeşim de kutsal meslekte, yani öğretmen oldu... Ben mi? Şunu söyleyeyim Kolejde okuyup ingilizce öğrenmem boşa gitmedi... İlerde anlatacağım.

Faik dedemin bir oğlu olan Celal(amcam) 1970 yılında onbeş yaşında bir kaza neticesinde vefat etmiş. Bu sebepten benim adımı Celal koymuşlar. Babannem gece gündüz sürekli ağlarmış. Evlat acısına onbir yıl dayanabilmiş. 1981 yılında ben sekiz yaşındayken öldü.


Sanırım Yakub(a.s.) 'un gözlerine ak düşüren hasret ateşi buydu. Babannem beni çok severdi. Küçükken hatırlıyorum da babannem sürekli bir türkü söylerdi. Söylediği bu türkü ile göz yaşlarını tutamazdı. O zamanlar babannemin neden ağladığını anlayamazdım. “ Gesi bağlarında dolanıyorum/ Yitirdim sürmeli Celalimi / Aman aranıyorum...”




Faik dedem ise babannem öldükten sonra ikinci evliliğini yaptı. 1984 doğumlu Meryem halam dünyaya geldi. Dedem çok iyiliksever bir insandı ve koyu bir Adnan Menderes hayranıydı ki küçük amcamın ismini Adnan Menderes koymuştu. 1991 yılında Ramazan Bayramı’nın arefesinde perşembe gece yarısı vefat etti. Babamın anlattığına göre Ereğli’de böyle kalabalık bir cenaze olmamış. Kendisini bütün Ereğli’ye sevdirmiş. Babam diyor ki, o kadar çok insan başsağlığına geldi ki çoğunu tanımıyordum.


Hatta gelenler arasında İçişleri eski bakanı da vardı. “Allah rahmet eylesin sayesinde işe girdim.. Allah rahmet eylesin sayesinde çocuğumu okula gönderiyorum.. Allah rahmet eylesin sayesinde kızımın tayinini çıkarttık.. Allah rahmet eylesin sayesinde kocamı ameliyat ettirdik.. Allah rahmet eylesin sayesinde çocuğuma iş bulduk, sayesinde düğün yaptık... vs.” diyenlerin haddi hesabı yokmuş. Dedemin, İsa dedemden kalma iki çiftliği varmış. Hepsini kalbinin temizliğiyle, herkese iyilik yaparak harcamış. Ama Allah onu hiçbir zaman darda bırakmamış.

Babamın anlattığına göre dedem birara maddi olarak çok sıkışmış. Düşüncelere daldığı biran kapı çalınmış, kapıyı açınca karşısındaki tanıyamadığı adam şöyle demiş: “Faik ağa birkaç yıl önce bana verdiğin borcu şimdi geri ödemek istiyorum.” Allah rahmet eylesin. Yattığı yer nur, mekanı cennet olsun. Son olarak dedem hakkında diyeceğim, iki kız,dört erkek çocuğunun, hepsini evlendirmiş; iş sahibi yapmış ve öyle ölmüştür. Ben 15 yaşındayken bana söylediği Meryem’e(2. hanımından olan kız) sahip çıkın...

Bana gelince...
İlkokul 3.sınıf dahil Ereğli’de Sümer İlkokulunda okudum. 1982 yılında babamın işi dolayısıyla Ankara Etimesgut’a taşındık. İlkokulu Etimesgut ilköğretim Okulu’nda bitirdim. Ortaokulu Özel Yükseliş Koleji’nin orta kısmında okudum.(Hazırlık dahil 4 yıl.) (1988) Liseyi Aktaş Endüstri Meslek Lisesi Elektronik bölümünde bitirdim. (1991) Daha sonra Selçuk Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu Endüstriyel Elektronik bölümünü bitirerek tahsil hayatımı tamamladım.(1993)

Ankara Etimesgut’ta yedi yıl gecekonduda oturduk. Banyo, yatak odası içindeydi. Mutfak ve hol evin girişindeydi. Sadece oturma odası vardı ve biz üç kardeş orada yatıyorduk. Tuvalet evin dışında bahçedeydi. Böyle bir gecekonduda yedi yıl yaşadık. Yükseliş Kolej’inde okurken de bu gecekonduda oturuyorduk. Kolejde çok zengin ve yüksek kademe insanların çocukları okuyordu. Şimdi utanarak hatırlıyorum ki, o zamanlar gecekonduda oturmaktan; babamın köylü olmasından, annemin başörtüsünden utanıyordum... Ben çok saf bir çocuktum. Dünyayı sonsuz sanıyordum. Sanki yaşlılar hep yaşlı, biz çocuklar hep çocuk kalacağız ... Ah be yalan dünya kimseye kalmıyormuş.





Kolejde okurken birgün, resim dersinde öğretmenimiz: " Evinizin odalarının krokisini çizin" demişti. Ben de bir arkadaşımın evini çizmiştim. Sonradan anladım ki, insanı insan yapan, köylü, başörtülü olması veya oturduğu ev değil, ahlakının güzel olmasıymış.

Gecekonduda otururken ne kadar da mutluyduk. Akşamüstleri annem, komşularla beraber bahçede toplanır; çay içer ve muhabbet ederlerdi. Erkek kardeşim, arkadaşlarıyla maç yapardı. Ben ise çoğu zaman evde oturur veya bisikletime binerdim. Trafik yoğun değildi. Kızkardeşim henüz çok küçüktü. Yazın, cumartesi akşamları, komşularla beraber çekirdek veya patlamış mısır alıp, çay bahçesine videoda film seyretmeye giderdik. 1980’lerde henüz vcd’ler yoktu.


Babam Şeker Fabrikaları Sondaj ekibinde başsondördü, onbir ay Türkiye’nin çeşitli illerinde su kuyusu açarlardı. Ayda birkaç gün eve gelebilirdi. Şimdi apartmanda oturuyoruz. Bahçemiz de yok; kayısı, erik ağacımız da yok. Gecekondu mahallesinde yaşanan o içten komşuluklar, şimdilerde çok azaldı. Artık, Etimesgutta gecekondu kalmamış. Heryer beton yığını...Apartmanlar... Allah sonumuzu hayretsin.

Üniversite son sınıfta okurken şu anki hastalığım ortaya çıktı. Yürürken sarhoş bir insan gibi yalpalamaya başladım. Kasılmalar ve konuşma bozukluğu da başladı.

Aslında kendimi bildim bileli, bende ki bu dengesizliği hissediyordum ama belki gün gelir geçer diye içime atıyordum. Onbeş yaşında bir kıza aşık olmuştum. Her gece normal bir insan gibi dümdüz yürümenin ve dökmeden çay taşımanın hayalini kuruyordum. Gülmeyin :) Yani benim hayalim güzel bir araba falan değildi. Sevdiğim kızın benim gücüme güvenip koluma girip yürümesi, bir toplulukta gözgöze gelip bana hayranlıkla bakması tek hayalimdi o zamanlar.

Çocukken bile dengesizlik vardı, Yürürken 5-6 adım normal attıktan sonra sağa veya sola yalpalar, tekrar 5-6 adım düz giderdim. Gözümü kapatırsam kesinlikle yürüyemezdim. Ancak hızla koşunca biraz dengemi kurardım ama çabuk yorulurdum. O zamanlar herkesi kendim gibi sanıyordum. Sonradan farkına vardım ki, herkes sendelemeden düz yürüyordu. Hiç isyan etmedim , hergece hayal kurdum. Böylece ümidimi canlı tutuyordum.

Yazları akşam, köy kahvehanesine giderdik kuzenlerimle. Köyde sokak lambaları olmadığı için, geceleri zifiri karanlıktı. Ben iyice yalpalayarak yürürdüm. Kuzenlerim bana “ Sarhoş musun, ne biçim yürüyon..?” dediklerinde aldırmadan bağıra bağıra türkü söylemeye başlar, kuzenimin koluna girerdim.

Konya'da üniversite son sınıftayken sevdiğim o kızla mektuplaşırdım. Bilseniz ne güzeldir mektup yazmak sonra cevap beklemek. Birgün mektup aldım. Benden ayrılmak istediğini ve kafası rahat bir şekilde okumak istediğini ve beni unutmayacağını belirtmişti. Günlerce telefonlarıma çıkmadı. Ben büyük üzüntüyle sigara içmeye ve uykusuz gecelere başladım. Sanıyordum ki yürümemdeki küçük dengesizlik benden ayrılmasına nedendi.


Bir defasında Konya'dan onun yaşadığı şehre gitmiştim. O zamanlar o şehir bence dünyanın en güzel şehriydi. Çünkü içinde O vardı. Bir çay bahçesinde karşılıklı oturup çay içerken bile, içimde tarifsiz bir hasret vardı. Şimdi anladım ki içimdeki aşk ilahi aşkmış. Ben beşeri aşk ile ilahi aşkın stajını yapmışım. Yaşamayı seviyorum. Yaşanan sıkıntılar beni hayata bağlıyor. O kızı birdaha görmedim. Aldığım duyuma göre evlenmiş ve mutlu bir ailesi varmış. Allah mesut etsin. Ona hakkımı helal ettim.

Yaşadığım o aşk şimdi ilahi aşka dönüştü. Şöyle ki: Ben kiminle konuşsam hep ondan bahsederdim.Her an onu düşünürdüm. Az yemek yerdim, az uyurdum. Hep arabesk aşk şarkıları dinlerdim..... Şimdi ise her konuştuğum kişiyle sözü İslam'a Peygamberimiz'e getiriyorum. Hep Allah'ı ve peygamberimiz'i düşünüyorum. Herzaman Sanat müziği ve tasavvuf müziği dinliyorum.Ve bu aşkla kalbim rikkate geliyor, ağlıyorum.





Netice itibarıyla büyük üzüntü ve stres yaşadım ve dengesizlik hastalığım iyice belirginleşti. Hatta birinin koluna girerek veya arada duvardan destek alarak, sarhoş biri gibi yürümeye başladım. Çok bunalımdaydım. Okulda sınavlarım, iş bulma, askerlik, evlenme, aşk acısı... Büyük stresler sonucu hastalık ortaya çıktı.

Ondokuz yaşında hastaneye yattım. Birçok hastanede yapılan tetkikler sonucunda bana bir hastalık ismi söylediler. “Spinocerebellar Dejenerasyon” SSK Dışkapı Hastanesi’nde bir ay yattım. Kendimi idare ettiğim için babam geceleri refekatçi olarak kalmıyordu. Birgün doktor hanım bana geldi dedi ki: “ Sen hiçbir zaman düzelemezsin, hastalığın ilerleyen bir hastalık, bugünlerin iyi günlerin, yatalak duruma kadar ilerleyebilir... “


Çok gençtim, böyle bir psikoloji içinde battaniyeyi üstüme örtüp, sabaha kadar ağlamıştım. Sabah babam geldiğinde battaniyeyi açtı ve gözlerim kıpkırmızı ağlarken buldu. Doktorun babama söylediği ise şuydu, “Hastanın durumunu bilmesi hakkı” imiş. Ağlayışım asla Allah'a isyan tarzında değildi, çok genç olduğumdan kendime acımamdan dolayıydı. Çünkü sonsuza kadar hasta olacağımı sanıyordum.

Hastaneden çıktım. Askerlik yoklaması geldi. Canı gönülden askere gitmek hem de komando olmak en büyük hayalimdi. Askeri hastanede birkaç ay incelediler ve sonuç olarak elverişsiz raporu ile askerlikten muaf oldum. Askeri hastanede sabah erken kalkıyor; akşam karavana denen yemeği yiyerek bir nevi askerlik yapmış oldum.

SSK Hastanesi’nden verilen rapor ile babama: “Bu çocuk hiçbir iş yapamaz, bakmakla yükümlüsün.” dediler. Babam bunu kabullenemedi ve İş ve işçi Bulma Kurumu’na başvurduk. Onlar bizi özürlülük raporu almak için bir hastaneye gönderdiler. Bu hastaneden %40 özürlüdür ve getir götür işlerde çalışabilir diye rapor verdiler. Çünkü mesleğimi sormamışlardı. Ama biz İş ve İşçi Bulma Kurumu’na sadece devlet kuruluşlarında çalışır diye kaydettirdik.

Birkaç hafta sonra babamın kolunda yürürken tesadüfen İş ve işçi Bulma Kurumu’nun önünden geçiyorduk. Babam bana, istersen gel, özel şirketlerde de çalışabilirim diye değiştirtelim, dedi. İçeri girdik. Biz özel şirketlerde de çalışabiliriz diye kaydımızı değiştirtmek istediğimizi söyledik. Yetkili bize dedi ki “Senin bir mesleğin var mı?” Bende “Elektronik teknikeriyim.” dedim. “Tamam” dedi. “Karel diye bir firma var, biz oraya 5-6 özürlü işçi gönderdik, birkaç hafta içinde beğenmeyip çıkardılar. Bir de siz gider misiniz?” dediler.

Verilen adres Çankaya’ydı.

Biz ise Sincan’da oturuyorduk. 1989 yılında “Çocuklar büyüyor” diye gecekondudan Sincan’a apartman dairesine yine kiraya taşınmıştık. Çankaya ile arada 40 km vardı. Neyse gittik Çankaya’ya Karel'e... Orada bir yetkili beni beğendi ve dedi ki “ Burası genel müdürlük, fabrika ve arge Sincan'da... Yarın Sincan’daki fabrikaya git görüş. ” Değişik duygularla Sincan Karel'e gittik. Önce bir elektronik bilgisi testi, sonra hastalığım hakkında konuşmalar... Görüşme sonunda, babam benim oğlumun ingilizcesi de iyidir, dedi.” Öyle mi?” deyip beni patronla görüştürdüler,

O da bana teknik bir ingilizce kitaptan bir sayfa okutup, tercüme etmemi istedi. Ettim ve sonuçta beni beğendiler ki yarın sabah gel başla dediler. Araştırma-geliştirme(Ar-ge) bölümünde bir mühendis işten ayrılmış ve öyle sanıyorum ki benim o işi yapacağımı kanaat etmişler. Ar-ge’de çalışmaya başladım. Allah onlardan razı olsun. Aslında iki yıllık üniversite bitirmeme rağmen bu işi öğrenip tecrübe kazanmam iki yıl sürdü.

Sonradan anladım ki, Allah beni seviyordu, benim kaderimi böyle yazmıştı. İngilizce öğrenmem boşa değildi. Dünyada Allah'ın yaptığı hiçbir iş malayani değildir. Hem masabaşı güzel bir iş yapıyordum, hem de işyeri evime yedi km idi. Allah’a binlerce hamdolsun.





1994 yılında Karel’de çalışmaya başladım. İlk yıllar sarhoş gibi de olsa yürüyebiliyor ve işe kendim gidip gelebiliyordum. Babam yine Türkiye’mizin çeşitli illerinde sondaj çalışmalarına devam ediyordu mecburen.. Yine ayda 3-4 gün eve gelebiliyordu. Çalışma hayatı çok stresliydi. Dertleşeceğim hiç arkadaşım yoktu. İş konusundaki stresler, hastalığın verdiği psikolojik bunalımlar ve yalnızlık, sonunda öyle bir hale geldim ki hastalığım ilerledi ve 1998 yazında tekerlekli sandalye kullanmaya mecbur kaldım.


Bilseniz nasıl zordu kabullenmek ilk yıllar... Babam ve annemi hiç bilmiyorum; belki akşamları yalnız kalınca kimbilir nasıl dertleşmişlerdi. O sıralar bunalımda olduğumdan çevremi pek düşünemiyordum. Kızkardeşim o zaman lisede okuyor ve üniversiteye hazırlanıyordu. Beni çok seviyor ve halime çok üzülüyordu. Bir gece anneme “Ben üniversiteyi kazanmayayım yeter ki abim iyileşsin.” demiş. Kimbilir Allah bu içten söylenen sözünden razı olmuştur. Şu anda dört yıldır öğretmen olarak görev yapıyor.

Hastalığım iyice ilerledi. Babam ikinci el bir araba aldı. Hergün sabah beni işyerine götürüp masama oturtuyor; oradan Etimesgut Şeker Fabrikasında kendi işine gidiyordu. Akşam da kendi işinden erken çıkıp beni alıyordu. Babamın amiri, babamın durumunu bildiği için hoşgörüyordu ama babam vicdanen çok rahatsız olmuştu, zaten il dışına da gitmiyordu. Ancak üç yıl dayanabildi, 2001 yazında emekli oldu. Aynı yaz erkek kardeşimin düğünü oldu. Bir yıl sonra biricik yeğenim İrem'im dünyaya geldi.

Kalbimin derinliklerinde Allah'ın her an beni görüp kolladığını ve işlerimi yoluna koyduğunu hissediyordum. Hastalık psikolojisinden kurtulup dünya hakkında, varlıklar hakkında sorgulamayı düşünememiştim. Ramazanlarda oruç tutardık gelenek ve kültür olarak. Hatta üniversitede okurken bazen arkadaşlarla cuma namazına da giderdim... Ama şükürler olsun, neden ben böyleyim diye hiç isyan etmedim.

Sanırım 2002 yılının eylül ayı idi. Stresli bir çalışma ortamında çalışırken bir e-mail aldım. Birtakım sorular vardı ve cevapları Kuran-ı Kerim'de bulabilirsiniz diyordu. “Yaşamın amacı nedir? Ölen insanlar nereye gidiyor? Cennet, cehenneme kimler, nasıl gider? Dünya hayatının değersizliği... Kalpten yapılan bir tövbe ile günahsız yaşama başlanacağı... vs...” gibi sorulardı. Ramazana bir hafta vardı. Eğer varsa günahlara tövbe-istiğfar edip Kuran okumaya karar verdim.


Zaten Ağustos 2002 de tövbe etmiş sigarayı da bırakmıştım. (Yaptığım bir hesaba göre on bin dolar civarı parayı yıllarca sigaraya yatırmışım... Sağlığıma yaptığı zararı saymıyorum bile... ) Ramazan da orucu sadece ve sadece Allah benden razı olsun diye tuttum... Elhamdülillah Allah bana İslamın kapılarını açtı. Kuran-ı Kerim'i 6-7 ayda bitirdim. Evet Türkçe mealini.. Akşamları işten gelince 8-10 ayet okuyordum ama defalarca okuyup, konu üzerinde düşüncelere dalıyordum ve hayatımda tatbik etmeye başladım.



Mesela, mümin erkekler ve kadınlar gözlerini haramdan korurlar ayetini okuyunca sokakta veya televizyonda olsun, çıplaklık içeren hiçbirşeye bakmama, yönümü çevirme, televizyonda kanal çevirme kararı aldım. Film izlemeyi seviyordum, genelde bütün filmlerde bir müstehcen sahne oluyordu, mesela ailemle birlikte aynı filme bakarken kanalı değiştirmiyordum ama gözlerimi kapatıyordum ve o sahneye bakmadığım için filmin konusunda kaçırdığım bir nokta olmuyordu.

Allah annemden ve babamdan binlerce kez razı olsun, uzun ömür versin. Bana bugüne kadar özürlü olduğumu hissettirmemeye çalıştılar. Dünyada tanıdığın insanlar içinde cennete en yakın kimdir deseler? tereddütsüz annem ve babam derim. Hergün beni tuvalete götürüp getirmek, giysilerimi giydirmek, banyo yaptırmak, beni arabayla işe götürüp getirmek, babamın yaptığı işlerden sadece birkaçı...


Ben dünyaya gelirken annemi ve babamı seçmedim ama Allah'a binlerce hamdolsun böyle bir aileye verdiği için. Biliyorum her özürlü ana-babası gibi onlarda acaba bize birşey olursa Celal'e kim bakacak diye endişe ediyorlar. Gün doğmadan neler doğar? Allah kerim...

İbrahim Hakkı Hazretleri şöyle diyor:
Hoştur bana senden gelen, Ya gonca gül, yahut diken Ya hayattır yahut kefen, Narın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş, lütfun da hoş. Gelse celalinden cefa Yahut cemalinden vefa İkisi de cana safa Narın da hoş, nurun da hoş, Kahrın da hoş lütfun da hoş

Sadece şu açıdan bir düşünce bile beni kendime getirdi. Bir gözlük kendi kendine olamaz. Mutlaka yapan bir usta vardır. Peki en gelişmiş kameralardan daha mükemmel gözü yapan bir sanatkar yok mudur? Ve gözlüğü alırken ustaya teşekkür ediyoruz. Peki neden gözümü yaratana teşekkür etmiyorum dedim. 2005 yılında beş vakit namaz kılmaya karar verdim.


Abdest alma sorunum vardı. Çok ağır olduğumdan babam hergün beni abdest aldırmaya banyoya götüremezdi. Sağolsun Din Kültürü Öğretmeni komşumuz Efkan Vural hocam bana teyemmüm alarak namaz kılabileceğimi öğretti. Namazımı tekerlekli sandalyede ya da oturduğum yerde kılıyorum. Zaman içinde daha bir şevkle hatta ağlayarak namaz kılmaya başladım.



Yazılarımda yazdığım gibi bu dünya faniydi ve biz bu dünyaya eğlenceye değil, Allah'ı tanıyıp sevmeye ve severek kulluk yapmaya gönderilmiştik. Allah o kadar merhametli ki doğru yolu bulmamız için Peygamber ve insan kullanma kılavuzu kitabı Kuran-ı Kerim'i göndermişti... Bütün kalbimle inanıyorum ki Allah beni sevdiği ve kendi irademle doğru yolu bulabilmem için bana hastalık vermişti. Ve yine eminim ki gün gelecek, Allah bana şifa verecek inşallah. Hastalık verdim sabretti, şimdi de sağlıklı olup sabredip günahlara girecek mi acaba diye imtihan yapacak. Bu dünya sınav yeri değil mi? Neden olmasın?




Yukarıda 34 yılımın kısaca dönüm noktalarından bahsettim. Birçok ayrıntı ve olayı anlatmadım. Bugüne kadar pekçok arkadaşımın ve akrabamın benim üzerimde çok hakları var. Allah sizlerden razı olsun ve Allah bana yaptığınız herbir iyilik ve yardımları binlerce katı ile sevap olarak yazsın inşallah...
Haklarınızı helal ediniz.



Temmuz 2010'da emekli oldum çok şükür...

Emekli olduktan sonra yaşadığım şeker komasını 2012'de yazdığım "En büyük engellilik nedir?" isimli kitabımızda şöyle anlattım. Aynen kopyalıyorum...


Emeklilik günlerim

 

     Şu an takvim 23 şubat 2012 tarihini gösteriyor. Emekli olalı on sekiz ay olmuş. Bu sürede de çok şeyler yaşadım. Uzun uzun anlatıp sizi sıkmayacağım. Emekli olduktan sonra tam beş ay emekli maaşı alamadım. Bürokrasi ile oyaladılar. Sonunda Çalışma Bakanına email gönderdim ve bir hafta içinde maaşım bağlandı.

 

Yeni ev aldık

 

     Ben çalışırken babam maaşımı değerlendirmek için beni bir kooperatife üye yapmıştı. O zamanlar maaşımın tamamını yatırıyordum. Bu kooperatifle yedi yılda 29 yaşında evim oldu. Babam emekli olunca verilen tazminat parasını değerlendirmek istedi. Ankara’daki kooperatiften yaptırdığımız evi sattık. Üzerine tazminat paramı ekleyip memleketimiz Konya Ereğli’den yeni bir ev alma niyetine girdik.

 


     Ereğli’den annemin yeğeni aradı ve çok güzel bir ev var, gelin bakın hala dedi. Annem, babam ve ben şubat 2011 de Ankara’dan Ereğli’ye gittik. Çalışırken maaşımla 2009 da yeni bir araba aldık. Babam arabanın bagajına asansör yaptırdı ve beni işe tekerlekli sandalye üzerinde arabanın arkasında götürdü ve getirdi.

 

    Ereğli’den eve bakma davetini alınca, o soğuk kış sabahı namazdan sonra yola  çıktık. Ben yine tekerlekli sandalye üzerinde arabanın arkasındaydım. Uyumuşum ve babam çorba içmek için mola vermiş. Ben gözümü açtım ve babam arabanın kapağını açtı ve asansörü hazırladı. Tekerlekli sandalyeyi asansöre bindirip aşağı indireceği sırada asansörün tekeri engelleyen  kapağı açık kalmış. Ben o bir metre yükseklikten tekerlekli sandalye ile beraber yere düştüm , yüzüm ve ellerim yaralandı. Bir heyecan travması yaşadım. Daha uykuluydum ve yerler ıslaktı. Kazağım ıslanmıştı, yüzüm ve ellerim hem çamurlu, hem kanıyordu. Hava epey soğuktu.

 


     Orada babam yüzüme ve elime pansuman yaptı. Çorba içip tekrar yola çıktık. Ereğli’de ben beşinci kattaki daireyi beğendim. Çünkü on üç yıldır giriş katta oturuyoruz. Balkonda çay içerken yeşil Ereğli’yi seyredip TSM dinlemek hayalimdi. Ev beşinci kattaydı ama çok büyük asansörü vardı. Ev genişti ve balkon mazarası güzeldi. Evi almaya karar verdik. Tapu işlemleri ertesi güne kalınca bir kaç gün Fahriye halamlarda kaldık.

 

Şeker koması

 

      Ben emekli olduktan sonra şekerli çikolata ve gofret vs. gibi şeyleri abarttım. Zaten önceden de yiyordum ama emekli olunca hareketsiz evdeydim. O gece halamlarda yine çikolata yedik. Sabah kalktığımızda ben çok halsizdim, yorgundum, ağzım kuruyordu. Kahvaltıda bir lokma zor boğazımdan geçti. Yine babam arabaya asansörle arkaya bindirdi. Ama başımı kaldıramıyordum ve sürekli yolda uyuyordum. Öğle namazı vakti geldi fakat teyemmüm taşını kaldıracak gücüm yoktu. Dua edecek halim yoktu ve başımı kaldıramıyordum.

 

    Ankara’ya döndük. Babam beni yatağıma yatırdı fakat ben hiç iyi değildim. Annem gece odamda başımda bekledi. Çünkü beş dakikada bir yudum su içmek istiyordum. Annem içiriyordu çünkü şişeyi tutacak gücüm yoktu. Gece annem uyumuş, Ben yine anneme seslendim suuu diye. Annem kalktı babamı çağırdı. Babam bana baktı çocuk gidiyor dedi. Komşumuz Efkan hocama haber vermiş. Hemen ambulans çağırıp beni Sincan devlet hastanesine kaldırmışlar. Orada bir doktor benim şeker komasına girdiğimi fark etmiş müdahale etmişler ve beni yoğun bakıma almışlar.

 

Yoğun bakım

 

     Kendime geldiğimde yoğun bakımda yatıyordum. Üzerimde bir çarşaf örtülüydü ve üzerimde hiç elbise yoktu. Ama hala çok susuyordum. Hemşirelere rica ediyordum ağzıma üç dakikada bir su damlatıyorlardı. Yemek içmek yoktu çünkü sürekli serum bağlıyorlardı. Kollarım belki elli yerden delinmişti. Sürekli kan alıyorlardı.

 

    Ben bir kaç gün sonra büyük abdeste sıkıştım. Fakat utanıyordum. Hepsi bayan hemşirelerdi ve ben yattığım yerde nasıl yapacaktım. Küçük abdestim için sonda takmışlar ve onda sorun yoktu. Bir de sürekli sırtüstü yatıyordum ve çok susuyordum. Dört gün sonra babama bir araştırma hastanesine sevk edin bizim yapacağımız kalmadı demişler. Babam araştırmaya başlamış hatta hastane yönetimiyle tartışmış. Halamın oğlu Kadirin çalıştığı yerden hocası Etlik İhtisas hastanesinden yoğun bakımda bir yatak tespit etmiş.

 

Etlik yoğun bakım ve susamak

 

     Karlı bir mart akşamı ambulansla beni Sincandan Etlike getirdiler. Hava soğuk ve kar yağıyordu. Sedyeyle yoğun bakım odasına getirdiler. Allah’a şükür ki tam hemşire masasının önündeki yatağa yatırdılar. Babam bana kantinden birkaç şişe su aldı ve hemşeriler babamdan artık çıkmasını istediler. Babam gidiyordu ve yalnızlık duygusu sarmıştı. Bu yoğun bakımda on yatak vardı ve hepsi yaşlı hastalardı, en genç bendim. Üstelik bir tek ben kendimdeydim. Ambulansta susamamıştım ama yine ağzım kurumuştu. Hemşirelere rica ettim ve su istedim. Yatar pozisyonda olduğumdan suyu üzerime döküyorlardı. Sonra hemşire kumanda ile yatagın yarısını doğrultup başımı kalkık vaziyete getirdi ve öyle bir yudum su içebildim.

 

    Serum, serum serum , sürekli kan almalar, idrar tahlilleri, çalışan cihazların gürültüsü, susuzluk … Dayanılır gibi değildi. Beş dakikada bir hemşireden rica edip su istiyordum. İçim nasıl yanıyordu felaket susuzdum. Bir ara düşündüm acaba hemşireden rica etsem bana soğuk bir kola getirir mi? Sonra diyorum kendi kendime ya ama benim param yok. Ama öyle bir susamak ki anlatılmaz. O susamış, dudaklarım çatlamış anımda Kerbelada şehit olan Hz. Hüseyin efendimizin ve yanındakilerin su su diye sızlanışlarını, çocukların feryatlarını düşündüm ve halime şükrettim.

 

 

Tuvaletini yapmak ne büyük rahatlıkmış meğer

 

    Susuzluğum devam ederken büyük abdestim geldi. Yeni geldiğim bu yoğun bakımda da yine hemşirelerden utanıyordum. Sürekli serum verdiklerinden hem davul gibi şiştim , hem de tuvalete sıkıştım. Erkek bir sağlık görevlisi vardı. Onu çağırdım ve durumu anlattım. Merak etme, sen yap altına biz temizleriz dedi. Yinede sıktım. Sonra fark ettim ki yanımdaki hasta dede altını pisletti ve  hemşireler temizledi. Bende çaresiz artık bıraktım ve rahatladım. Sonra hemşire hanım geldi, kendisi zayıf olduğundan güçlü temizlikçi arkadaşını yardıma çağırdı. Ellerine ameliyat eldiveni gibi üç kat eldiven taktılar. Çıplaktım. Utancımdan gözlerimi kapattım. Beni sağa sola çevirip altımdaki hasta bezini çıkardılar ve yenisini serdiler.  Allah razı olsun.

 

 

Duvardaki saat

 

     Ziyaretçiler, yoğun bakım odasına sadece beş dakikalığına alınıyorlardı. Her hasta için tek ziyaretçi kabul ediyorlardı. Yattığım yatağın karşısında yani hemşire masası olan duvarda bir analog saat asılıydı. Gözüm sürekli saatteydi. Saate bakıp beş dakika dolunca su istiyordum. Yoğun bakımda pencere yoktu ve sürekli ışıklar açıktı. Hiç uyuyamıyordum. Zaten makine gürültüleri uyutmuyordu. Gözüm sürekli saatteydi. Ziyaret saatinde ya annem ya da babam geliyordu. O da sadece beş dakikalığına… Babam gidince saate bakıyordum. Saat birdi. Yani öğlen. Duvardaki saate bakardım. Tekrar bire gelince gece bir, akrep birdaha biri gösterince ise ertesi günkü ziyaret saatiydi. Saniyeleri sayardım. Gözlerim kapıda beklerdim. Yirmi gün o yoğun bakımda yemek yemedim ve uyumadım.

 

 

Diyaliz ve nefes darlığı

 

    Sürekli sırtüstü yatmaktan popomda yaralar oluşmaya başladı. Hemşireler altımı temizlerken sağa ve sola çeviriyorlardı ya. O zaman iki üç dakikalığına popom dinleniyordu. Gün geçtikçe daha acıyordu. Serumlarla vucudum şiştikçe ağırlaşıyordum. Ve bu arada yine beş dakikada bir su istemeye devam ediyordum. Serumla şiştikçe doktorlar beni diyalize bağlayıp biraz şişliği hafifletmeye karar vermişler. Ben yoğun bakımda olduğumdan diyaliz makinesını buraya getirdiler. O gün ve birkaç gün sonra tekrar diyalize girdim. Bir sürü kablolar ve iğnelerle üç-dört saat kımıldamadan yatıyordum.

 

    Diyalizden çıktığım ertesi sabah nefesim daraldı. Zorlanarak nefes alıp veriyordum. Zaten habire susuyorum ya, hemşireyi çağırıp su istiyorum. O da yatağı kumanda ile biraz doğrultup su içiriyor ya. Ben bir yudum suyla ağzımı ıslattırıp hemşireden hemen yatağı indirmesini rica ederdim. Çünkü nefesim çok daralıyor ve boğulacak gibi oluyordum. Şimdi artık babam gibi astım hastalarının nasıl nefeslerini alamadıklarını anlayabiliyorum. Hani Kanuni Sultan Süleyman son zamanlarında çok hastaymış. Zor nefes alıp verirmiş. Ve demiş ki: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi ,  olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Bunun üstüne söz olmaz.

 

 

Servis odasına alındım

 

    Bununla beraber vücudumun şişkinliğini parmaklarımdan anlıyorum. Sadece başparmağım bile bileğim kadar olmuştu. Hemşire hanım elimi yumruk yapıp açmamı söyledi ama gücüm yoktu. Birkaç kez kapayıp açınca yoruluyordum. Bir ara ümitsizliğe düşer gibi oldum ama çabuk toparladım. Bir daha hiç bilgisayar kullanamam diyordum. Fakat işte şimdi kitap yazıyorum.

 

    Sürekli sırtüstü yatmaktan popomdaki yara oluşması arttı. Ve ben dayanamaz oldum. Cuma günü baş doktor pazartesi seni yoğun bakımdan servise çıkarabiliriz demişti. Fakat o cumartesi hem nefesim daralmıştı hem de acıdan yatamaz hale gelmiştim. Nöbetçi doktorlara yalvarıyordum. Sonunda telefonla babamı çağırdılar ve beni sedye ile servis odasına çıkarttılar. Oh nihayet yoğun bakımdan çıkmıştım. Makine gürültülerinden kurtulmuştum. Fakat yine de serumdan kurtulamadım. Servisteki tek kişilik odada babam beni sola çeviriyor ve sırtımla yatak koruması arasına yastık sıkıştırıyordu. Böylece yan yatarak popomu biraz dinlendiriyordum. Babam ise koltukta oturarak uyuyordu.

 


    Artık servise ziyaretçiler rahat geliyordu. Bir ay sonra annem ve babamı saatlerce bir arada gördüm. Ama yine serviste de beş dakikada bir ağzım, dudağım kuruyordu ve babam ağzıma su döküyordu. Babamı gece beş dakikada bir çağırdığımdan uyutmuyordum. Bir çok ziyaretçi geldi sağolsun. Özellikle Efkan hocam beni sık sık ziyarete geldi ve her akşam Yasin okuyup dua ettiğini anlattı. Pek çok kişi dua etmiş. Allah o duaların hürmetine bana şifa verdi. Allah dua eden ve ziyaret eden, edemeyen herkesten razı olsun.

 

 

Ve sonunda evdeyim

 

    Bir hafta da serviste yattıktan sonra doktor taburcu edebiliriz dedi. Ama ben hala çok şişkindim ve sürekli sırtüstü yatıyordum. Oturumuma gelemezdim çünkü nefesim daralıyordu. Babam parayla ambulans tuttu. Ambulansla eve giderken martın sonu gelmişti ve çok güzel bir hava vardı. Güneş gülümsüyordu adeta. Ben ambulansta sedyede arka camdan etrafı seyrediyordum. Bir ay boyunca hastanede yatarken hiç ağlamadım fakat ambulans bizim sokağa girince gözümden yaşlar boşaldı. Nihayet eve geldik, yatağıma yatırdılar. Sanki o günler hayal gibi geldi bana…

 

     Eve geldik, Ha bu arada hastanede bir ay banyo yapmadım. Babam beni yatağın ortasına çekti. Başımın altına leğeni koyup başımı yıkadı. Öncesinde özel traş makinesı ile saçımı kesti. Ama hala çok susuyordum ve hala nefesim daralıyordu. Babam tansiyon ölçme aleti, kan şekeri ölçme cihazı falan aldı. Zaten şekerim normal seyrine girince ağız kurumam geçermiş. Annem ve babam gece sırayla yanımda yatıyorlar ve su isteyince veriyorlardı.

 

Yemek yeme işkencesi

 

     Bu sırada kızkardeşim ve yeğenlerim Ceren ve Azra moral kaynağım oldu. Ben bir ay serumla beslendim ve hiç yemek yemedim. Ağzımın içi yaraydı ve sadece dört kaşık çorbayı zorla içiyordum. Bu arada kızkardeşim bir hafta bizde kaldı çünkü doğum iznindeydi. Bana her türlü yemeği yapıp zorla yedirmeye çalışıyordu. Yemezsen iyileşemezsin ye abicim diye yalvarıyordu. Ama ben sadece bir iki kaşık yiyordum. Yani aslında kendim yemiyorum, annem ya da kızkardeşim kaşıkla yediriyordu. O zaman epey zayıflamıştım. Ama şimdilerde tekrar çok kilo aldım ve az yememi söyleyip duruyorlar.

 

 

    Neyse çok uzattım lafı… Bir ayda evde yattım. Şişkinliği ilaçlarla idrarla sonda dan boşalttım. Ağız kuruluğum ve nefes darlığımda düzeldi hamdolsun. Şimdi bir yıldır babam her akşam şeker için insülin iğnesi yapıyor. Ve 2011 mayıs başında yataktan kalkıp tekerlekli sandalyeye oturabildim. Babam çorabımı giydirirken bir şeyi yeni fark etmiştim ve üzülmüştüm. İki ayağımın tabanı da uyuşuktu ve doktor sebebinin ani şeker yükselmesi olduğunu söyledi. Ölene kadar tabanlarım hep uyuşuk kalacakmış…  Babam, annem ve ben çok yorulmuştuk ve bir hava değişimine ihtiyacımız vardı. Ereğlideki yeni aldığımız eve gitmeye karar verdik. Nisan ayında ben evde yatarken, babam annemi Ereğliye göndermiş ve o eve sadece gerekli eşyaları , kredi karta taksitle aldırmıştı.

 

Ereğli’ye geldik

 

     Hayatımda ilk defa memleketimiz Konya Ereğlide bu kadar uzun kalabilecektik. Üstelik amcamgilde falan değil kendi evimizde…  Çocukluğumdan beri uzun kalmayı özlediğim yeşil Ereğlimizde evimize geldik.  Gündüzleri parklarda gezdik. Akşamları apartmanın önünde komşularla oturduk, çay içtik. Hatta babam beni Selçuklulardan kalma Ulu Camiisine cuma namazlarına götürüyordu. Erkek kardeşimgil ve kız kardeşimgil Ereğliye tatile geldiler. Aile hep birlikteydi. Yeğenlerim İrem, İsa, Ceren, Azra evin neşesiydi. Yeğenlerimi çok ama çok seviyorum. Allah sağlıklı hayırlı uzun ömürler versin.

 

     Fakat Ereğlide de sorunlar bitmedi. Önce idrar yapma problemi oldu. Babam lazımlık ördeği önüme tutup on - onbeş dakika bekliyordu. Ben de bu durumdan rahatsız oluyordum. Babam ve Menderes amcam beni Ereğli devlet hastanesine defalarca muayeneye götürdü. Sonunda beni idrar yollarından kapalı yani kansız ameliyat ettiler. Ereğlideki evimizde yirmi gün sonda takılı yattım. Ramazandı ve ağustos sıcağı vardı. O yirmi gün yine sırtüstü yattım ve rahat uyuyamadım. Popom yine acıyordu. (Kasım 2012'de kıl dönmesi ameliyatı olmuştum. Sonraki kitapta süreci anlattım.)

 

 

Şeker komasına girdiğimden beri namaz kılmıyordum. Şimdi ise her namazımda ona dua ediyorum. Bir de sigara illetine başlamıştım. Babamın yanında içince nefesi daralıyordu çünkü astım hastasıydı. Eylül ayıyla havalar soğumaya başlamıştı. Eylül ayı sonuna doğru Ankaraya dönme kararı aldık. O akşam Ereğlide sigarayı attım.

 

 

Tekrar Ankara’dayız

 

    Ankaraya dönünce zorlansam da hiç sigara içmedim. Nefsimle savaşı yendim ve on yıl sonra tekrar kurtuldum. Ankarada onbeş gün sonra tekrar teyemmümle beş vakit namaz kılma kararı aldım. Şu an şubat ayının sonuna geldik. Şeker komasına gireli tam bir yıl geçmiş. Ereğliden geleli hamdolsun, beş aydır hiç vakit namazı kaçırmadım. Babam sabah namazına uyandırıyor. Yan yatar pozisyonda teyemmümle sabah namazını kılıp tekrar kendim yatabiliyorum. Babam oturumuma getirse de namaz bitince tek başıma yatamıyorum. Şeker hastası olduğum için tatlı yiyemiyorum ama Allah bana baklava ikram ediyor. Namazlarımda ağlıyorum hamdolsun.

 

       Hatta babam mahallemizdeki camiye tekerlekli sandalyemle cuma namazlarına götürüyor. Aralık ayında babamla beraber çok şiddetli üşüttük. Gecelerce terledim. Onlarca antibiyotik kullandım. Kırk günde zor geçti. Babam ise üç aydır hala düzelmedi. Ben öyle tahmin ediyorum ki ben yazın iki ay sigara içtim ve ciğerlerimiz doldu. Babam ise ben yanında içtiğim için etkilendi. Hakkını helal et babacığım. Bir daha mı tövbe ….

 

     Şu an pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuyorum ve namazlarımda dua listemdeki iki yüzden fazla kişiye ismen dua ediyorum. Bakalım bu hayatta başıma daha neler gelecek. Ama yine de halime binlerce hamdolsun. Şu an yeniden baharın gelmesini bekliyorum. Allah izin verirse mayıs ayında tekrar Ereğliye gideceğiz …...........



Temmuz 2013





Temmuz 2014



1 şubat 2015



1 şubat 2015

Ağustos 2016


Eylül 2016