3 Kasım 2016 Perşembe

Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 4


Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 4

 

Babacığım İsa Çelik hastalığımın tedavisi olmadığını öğrendiğinde, 1993’te Trakya köylerinin birinde birgece karavan içinde soğuktan battaniyeye sarılır.

 

Ve yaşlı gözlerle şöyle dua eder:

 

“Allah’ım!, Sen bana kaderimde engelli evlat yazdıysan, Sana söz veriyorum, ne olursa olsun, ben ona ömrüm yettiğince bakacağım, sana söz veriyorum.”

 


Bu yazıda, çocuğu engelli oldu diye eşini ve engelli evladını bırakıp giden pekçok baba! ların olduğu günümüzde, engelli evladına ömrünü adayan vefakar garip babacığımın hayatındandan kesitler paylaşmak istiyorum izninizle…

 

Bu yazı dizisi dört bölümdür. Sıkılmadan okuyasınız diye dört kısma ayırdık.

 


Huzurlu bir çalışma ortamı

 

Seksenlerde Ankara’da otururken, bazen babamın çalıştığı atölyeye giderdim. Babamın iş arkadaşları arasında kürt kökenli, alevi, hacı, bulgar göçmeni, Trakyalı vs. velhasıl ülkemizin her bölgesinden insanlar vardı.

 

Babamın atölyesinde öyle güzel muhabbet ortamı oluyordu ki... Herkes birbirine "usta" diye hitap ediyor ve birbirlerini seviyorlardı. Şimdiki toplumdaki sevgisizlik nedendir.

 

Herkes hanımına sırayla pasta, börek yaptırıyor ve çay muhabbetlerinde beraberce yiyorlardı. Hepsi iyi insanlardı.

 

Birisi hastalandığında ve bayramlarda hep birbirlerine ziyarete giderler ve hediyeleşirlerdi.

 

Babam ve iş arkadaşları sürekli Türkiye'mizin onlarca vilayetindeki Şeker Fabrikalarında sondaj makinesi ile su kuyusu açıyorlardı.

 

Şeker fabrikalarından talep gelmediği durumlarda ise Anadolu ve Trakya'mızın köylerinde çiftçilere Sondaj’la su kuyusu açarlardı.

 

Yani, Sekiz ay gurbetteydi. Sadece kışın makinelerin bakımı için dört ay Ankara’daydılar.

 

Kupkuru topraklarda su çıkarttıkları için pek çok dua aldığına inanıyorum. Bir keresinde şöyle demişti: “İki sene önce su çıkardığımız bir köye yolum düştü. Baktım ki etraf yemyeşil olmuş.”

 

Güzel ülkemizi ve insanımızı babam kadar iyi tanıyan yoktur. Gitmediği on vilayet kalmış. Öyle çok anısı var ki... 

 

Yirmiyedi yıl evinden, sıcak yatağından uzak, karavanlarda, çamurlar içinde hep bizim için çalıştı.

 


Beni özel okula gönderdi. Maddi imkansızlıkla kolejin lise kısmına devam edemedim.

 

(Meslek liseleri sınavına girerek elektronik bölümünü kazandım.)

 

Babam, Yıllarca ailesine baktı. Ankara’ya taşındıktan sonra da, her ay ölene kadar dedeme para gönderdi.

 

Babam çok dürüst ve iyiliksever olduğu için bence Allah'ın sevdiği kuludur.  

 

Bizim 1998 yılına kadar kendi evimiz olmadı, Hep kirada oturduk. Benim hastalığım ilerleyince Allah nasip etti, şimdiki oturduğumuz giriş kat daireyi aldık.

 

Babam her zaman benim için tevazu örneğidir. Karşısındaki insan kim olursa olsun, hep kendinden yüksek görür.

 

Babam böyle iyi biri olduğu için Allah evlatlarına güzel bir kader çiziyor.

 

Erkek kardeşim şanlı ordumuzda görevli; kızkardeşim de kutsal meslekte, yani öğretmen oldu... Ben mi? Şunu söyleyeyim.

 

Kolejde okuyup ingilizce öğrenmem boşa gitmedi... İngilizce bilgim sayesinde Karel Elektronik Ar-ge’sinde engelli kadrosundan işe girdim.

 

16 sene babamın işe getirip götürmesiyle çalıştım, emekli oldum hamdolsun.

 

YA SABIR

 

Babamı orta bir’de okuldan bıraktırmışlar. Babam çok zekidir. Eminim okusa iyi bir üniversite bitirirdi. Çok sevdiği onbeş yaşındaki kardeşi Celȃl’in vefat acısına sabreder.

 

Yıllarca, biz banyosu ve tuvaleti olmayan gecekonduda, babam ise Türkiye’nin onlarca vilayetinde su kuyusu açmak için çamurlar içinde karavanlarda yaşadı.

 

Babam da bazen bizim gibi gece soğuktan dışarıya tuvalete çıkmıyormuş. Ya sabır!

 

Babacığım, babasını (dedemi) kaybettikten birkaç sene sonra büyük oğlu Celȃl’in (yani benim) hastalığı başlar. Ocak 1999’da hastalığın ve işyeri stresleri ile depresyona girdim.

 

Yirmi gün hastanede beraber kaldık. Çünkü tekerlekli sandalyede idim ve hiçbir şeyi kendim yapamıyordum.  Ya sabır!

 


Babam hergün büyükşehir trafiğinde otuz kilometre (Babacığım sabah bırakıp eve dönüyordu, evde bekliyor, akşam çıkışına geliyordu, günlük 120 km) beni yıllarca işe götürdü ve getirdi. Ya sabır!

 

2010 yılında emekli olmakla rahat edeceğiz derken çalıştığım zamanları arar olduk. Mart 2011 de şeker koması ile bir aya yakın beraber hastanede yattık. 2012 sonunda da kıl dönmesi ameliyatı oldum.

 

Hastaneden eve gelince yaptıkları gibi, annem ve babam altı ay yattığım yerde ihtiyaçlarımı gördüler. Tuvalet, banyo, traş, giydirme, yemek, çay, bilgisayar… Ya sabır! Ya sabır! Ya sabır!

 

ALLAH’A SÖZ VERDİ

 

Babacığım yirmi yıldır deliksiz bir uyku çekemedi. Geceleri birkaç defa uyandırırım, (Babamın cep telefonunu uyanana kadar çaldırırım.)  lazımlık ördekle tuvaletimi yaptırır. Ya Sabır!

 

Babacığım ve anneciğim benim kıldığım namazların ve oruçlarımın sevabını aynen alıyorlar inanıyorum. Banyo, tuvalet, giyecek, yemek, çay olmadan ibadet edilmez.

 


Çünkü Peygamber Efendimiz SAV “Hayra vesile olan yapan gibidir” buyurmuştur.

 

Babacım hayatı boyunca hep sabretti.

 

Yazıya başlarken demiştik, hastalığımın teşhisi koyulup asla tedavisi yok, yatalak duruma kadar ilerleyecek denildiğinde 1993’te bir söz verdi. 

 

Hastalığım iyice ilerleyip tekerlekli sandalyeye mahkum oldum. 

 

Artık babam hergün sabah beni arabamızla işyerime götürüyor, masama oturtuyor; oradan Etimesgut Şeker Fabrikasındaki kendi işine gidiyordu.

 

Akşamları da, kendi işinden erken çıkıp beni alıyordu. Babamın amiri, babamın durumunu bildiği için hoşgörüyordu ama babam vicdanen çok rahatsız olmuştu.

 

Zaten il dışına da gidemiyordu. Bu vicdan huzursuzluğuna, Ancak üç yıl dayanabildi, 2001 yazında emekli oldu. O günden beri biran olsun beni bırakmadı.

 

Benim hastalığım ortaya çıktığı 1993’ten beri sürekli ilerliyor. Yaklaşık onbeş yıl önce babam odamdan tuvalete giderken tutmam için duvarlara boru döşetti. Tutarak yürüyebiliyordum.

 

Giriş katta oturuyoruz. Fakat az merdiven var. Hastalığım ilerleyince ayaklarımı hiç basamaz oldum. Kilo aldığımdan babam kucağında da götüremezdi.

 

Çok sevdiğim komşumuz, dostum Efkan Vural hocam, babama balkondan sokağa uzanan bir demir köprü yaptırmasını ısrarla teşvik etti. Dokuz yıldır eve balkondan giriyoruz. (2016)

 

Klozet üzerine, otururken dengemi kaybedip düşmemem için boş bir geniş sandalye iskeleti koydu. Yıllar sonra klozete oturunca ayağa kalkıp pantolonu sıyıramadım. Yıllarca kucaklayıp kaldırdı. 

 

Sonra kilo aldığım için gücü yetmedi. Babam klozet üzerine bir vinç sistemi tasarladı. Göğsüme bağladığı kemerle vinç sistemiyle beni kaldırdı. Hala bu sistemi kullanıyoruz.

 


Evet, Allah’a verdiği sözü tuttu; engelli evladına sonuna kadar bakma sözünü tuttu. Yiğit oğlu yiğit aslan babacım… Allah razı olsun babacım.

 

EVET YA SABIR

 

Bu saydığım şeylerin hepsini kendi hastalıklarıyla beraber şikayet etmeden yapıyor. Babamda nefes darlığı astım, kalp, tansiyon, şeker, kolesterol, fıtık var.

 

Ya sabır! On yıldır berbere gidemiyoruz. Banyo yaptırırken saçımı sakalımı traş eder, -astım olduğu için- maraton koşucusu gibi nefes nefese kalıyor ve sırılsıklam terliyor.

 

Annem ve babam, kardeş, anne, baba acısına sabrettiler. Sakat bir evlada sadece sabırla değil, aşk ve sevgiyle kenetlendiler... Ya sabır!

 

Ey ömrü boyunca herşeye sabreden anneciğim ve babacığım! Allah sizden ebediyen razı olsun. Allah, sevdiklerinizle birlikte size sağlıklı, hayırlı, bereketli uzun ömür versin.

 

Allah’ım, bu hastalığım varken beni annem babamdan başkasına muhtaç etme.

 

Allah’ım, anne ve babamı dünyada da, ahirette de birbirinden ayırma.

 


Babacığım bu  dünyada sahip olamadın belki ama inşallah duam kabul oldu ve sonsuz eğlence, zevk, ebedi gençlik diyarı cennette, hem de Firdevs cennetinde Rabbim o çok istediğin çiftliği verecektir inşallah. Annem de çiftliğin hanımağası olacak inşallah…  

 

Hakkınızı helal edin. Sizi çooookk seviyorum.

 

4. BÖLÜM SONU - SON

 

Celalin Penceresinden

 

 

2 Kasım 2016 Çarşamba

Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 3


Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 3

 

Babacığım İsa Çelik hastalığımın tedavisi olmadığını öğrendiğinde, 1993’te Trakya köylerinin birinde birgece karavan içinde soğuktan battaniyeye sarılır.

 

Ve yaşlı gözlerle şöyle dua eder:

 

“Allah’ım!, Sen bana kaderimde engelli evlat yazdıysan, Sana söz veriyorum, ne olursa olsun, ben ona ömrüm yettiğince bakacağım, sana söz veriyorum.”

 


Bu yazıda, çocuğu engelli oldu diye eşini ve engelli evladını bırakıp giden pekçok baba! ların olduğu günümüzde, engelli evladına ömrünü adayan vefakar garip babacığımın hayatındandan kesitler paylaşmak istiyorum izninizle…

 

Bu yazı dizisi dört bölümdür. Sıkılmadan okuyasınız diye dört kısma ayırdık.

 


Adam gibi adam: Babam

 

Çok zeki olmasına rağmen babamı ilkokuldan sonra okutmamışlar.

 

Babamın dedesi İsa dedem hastalanmış. Ortaokula yeni başlayan babamı okuldan aldırmış.

 



Gazi İsa dedeme göre, sadece babamın abisinin (rahmetli Fahri amcam) okuması yeterliymiş.

 

Çünkü hastalandığı için babamın köydeki mallara ve hayvanlara bakmasını istiyormuş.

 
Ve oğlu Faik dedeme; “Oğlum, bu çocuğu okuldan aldık ama şimdilik hayvanlara çobanlık yapsın, inşallah iyileşeyim ben ona hemen dükkan açacağım.”, demiş.
 

 

Nitekim İsa dedem bu hastalıktan kurtulamamış, vefat etmiş. (1961) Kimbilir belki de babam okusaydı, ki çok zekidir, eminim iyi bir üniversite bitirebilirdi.

 
Çanakkale Gazisi İsa Çelik ve oğlu Faik (dedemin çocukluğu)

Babam yıllarca Türkiye’nin 70 vilayetinde çalıştığı için çok kültürlü biridir. Ayrıca internet ve basılı çok gazete okur, TV’de tartışma programlarını izler; her konuda bilgilidir ve özel fikirleri vardır.

 

Hatta üniversite mezunu pek çok tanıdığımız bilgisayar kullanmayı bilmiyor. Babam internette araştırma bile yapıyor. Torunları ile Skype’de görüşmeler yapıyor. 

 

İlim ilim bilmektir  ,  ilim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen  ,  Bu nice okumaktır.   (Yunus Emre)

 

Haberlerde görüyoruz, nice organ satan kasap doktor, banka dolandırısı, site hackeri bilgisayar mühendisi, terörist olan memurlar, nice haram yiyen mevki sahibi var.

 


Babam, bize vatanı çok sevmeyi, haramı, helali, asla yalan söylememeyi, dürüst ve cömertçe helal kazancı öğretti.

 

Babam benim gözümde prof ilahiyatçıdır. Dürüstlüğü yaşam felsefemiz yapması yeterli…

 

Öyle yetiştirildik ki, biz üç kardeş paraya ihtiyacımız olsa, annem, cüzdanını gösterir, buzdolabının üstünde der, gider sadece ihtiyacımız kadarını alırdık, üstünü getirir verirdik.  

 

Evet, sadece okul bitirmek ne yazık ki yeterli olmuyor. Önemli olan kendini yetiştirerek gerçek kamil bir insan olabilmektir.  Bu ise sadece okulla kazanılacak şey olmasa gerek.

 

Tam da bu noktada Atatürk'ün bir sözünü hatırladım :

 

“Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir.  Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.”

K. ATATÜRK

 

Fatih Kısaparmak’ın şarkısı bana hep babamı düşündürür; Benim babam mert adamdır. Mangal gibi yüreği, yufka gibi kalbi vardır. Fedakardır. Hayatım boyunca hep ona özendim.

 

Evet babam biraz çabuk öfkelenir ama yufka gibi kalbi vardır.

 

Küçükken onu kızdıracak bişey yapsam, bazen beni döverdi ama sonra gece yanıma yatar, sarılır, öper, oğlum affet derdi.

 

Ağlayarak ona sarılır ve beraber uyurduk.

 

Aslında kalbi o kadar merhametli ki, tanıdığı, tanımadığı herkese iyilik yapmak için koşturur. Sanırım benim herkese iyilik yapma yönüm babama çekmiş.

 

Ki o da babasından almış. Dedem de babası Gazi İsa dedeme çekmiş diyor babam...

 

Yani bize bu tohum Çanakkale’de atılmış.

 

EVLERİNİ İCRADAN KURTARMIŞ

 

Babam çok küçük yaşlarından beri, yani ilkokulu bitirdiğinden bu zamana hep çalışmış. Daha doğrusu hala çalışıyor. Engelli oğluna bakıyor.

 

Köyde koyunlarına çobanlık yapmış. Sonra dedem üç ortakla biçerdöver almış, Babacım Kayseri’den ta Urfa’ya kadar gezerek akranları okulda kalem tutarken o biçerle ekin biçmiş.

 

Faik dedem çok saf ve cömert olduğundan, aile birçok defalar maddi bunalım geçirmiş.

 


Hatta babamgilin yeni evlendiği sıralar Faik dedemin oturduğu ev icrayla satışa çıkmış. Babacım düğününde bütün takılanları satıp evi icradan satın alıp kurtarmış.

 

Ama babacım o kadar merhametli ki, şimdi yaşlandım, babamın emanetiyle ölmeyeyim, dedi ve birkaç yıl önce (2012) dedemden kalan evin ve bahçenin tapusunu kardeşlerine paylaştırdı.

 

Babam, -yukarıda bahsetmiştim- doğduğum yıl işsizmiş. Ben bir yaşındayken tır şöforlüğü işi bulmuş. Aslında karşı komşumuz Kazım Demirel’in şirketinin tırını kullanmış.

 

Evet çocukluğumun geçtiği dedemgilin bağ evinin karşısında Ereğli’nin en zengin işadamlarından Kazım Demirel’in villası vardı.

 

Annemle aynı köyden (Hüyükburun) olması sebebiyle onlarla akrabalık bağları da vardır.

 

Babacığım Tır şoförlüğü yaparken Türkiye Şeker Fabrikaları'nın Sondaj bölümüne işçi olarak işe girmiş. İşyeri Ankara’daymış.

 

Babam yıllarca Ankara Şeker fabrikasının işçi misafirhanesinde yaşamış.

 

Annem, ben ve kardeşim ise Ereğli’de dedemgilin evindeymişiz.

 

Babannem bizi göndermemiş.

 


 

1982 yılında babamın işi dolayısıyla Ankara Etimesgut’a taşındık. Anlatmıştım, aslında babacığım Ankara’da çalışıyor, orada işçi misafirhanesinde kalıyordu.

 

Çünkü babannem bizi göndermemişti. Ölen amcamın acısıyla bana çok düşkündü. 

 

Babam o sıralar Ankara’daki işinden ayrılıp köyde çiftçilik yapma niyetindeymiş. Babannem ölüm döşeğindeyken babamı Ereğli’ye çağırtmış ve demiş ki:

 

“Esem yavrum, al çocuklarını git. Türkiye’nin neresi olursa git. Çocuklarını okut. Sakın işinden ayrılma. Köyün durumu zaten ortada. Eğer işinden ayrılırsan, ahirette iki elim yakanda olur.”

 


Babannemin vefatından sonra 1982’de Ankara’nın Etimesgut semtine taşındık. Şeker fabrikasına yakındı. Tabi o zamanlar Etimesgut belediye değildi ve gecekondu bölgesiydi.

 

Vefakar canım babacım annesine verdiği sözü tuttu, çocuklarını okuttu.

 

DÜRÜSTLÜK ABİDESİ

 

Babacım yıllar içinde, (T.C. Şeker Fab.ları Gn. Md. Sondaj işleri) işindeki dürüstlük, beceriklilik ve çalışkanlığıyla önce ustabaşı, daha sonra Başsondörlüğe terfi etti elhamdülillah.

 

Babamın atölyesi evet Ankara Şeker Fabrikasının sahasının içindeydi. Fakat Sondaj bölümü aslında direk Genel müdürlüğe bağlıydı.

 

Babam tam bir dürüstlük abidesidir. Ankara’da çalışırken sadece cüzi miktarı ihtiyacı için ayırıp, geri kalan tüm maaşını Ereğ’liye babasına gönderirmiş.

 

Yalan söylüyor demesinler, diye de maaş bordrosunu bile aileye gönderirmiş...  

 

 

3.   Bölümün sonu… Devamı yarın…

 

 

Celalin Penceresinden

 

 

1 Kasım 2016 Salı

Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 2


Bir Vefa Çınarı: Babam İsa Çelik - 2

 

Babacığım İsa Çelik hastalığımın tedavisi olmadığını öğrendiğinde, 1993’te Trakya köylerinin birinde birgece karavan içinde soğuktan battaniyeye sarılır.

 

Ve yaşlı gözlerle şöyle dua eder:

 

“Allah’ım!, Sen bana kaderimde engelli evlat yazdıysan, Sana söz veriyorum, ne olursa olsun, ben ona ömrüm yettiğince bakacağım, sana söz veriyorum.”

 
 



Bu yazıda, çocuğu engelli oldu diye eşini ve engelli evladını bırakıp giden pekçok baba! ların olduğu günümüzde, engelli evladına ömrünü adayan vefakar garip babacığımın hayatındandan kesitler paylaşmak istiyorum izninizle…

 



Bu yazı dizisi dört bölümdür. Sıkılmadan okuyasınız diye dört kısma ayırdık.

 

2. BÖLÜM:

BURUK ACI

 

Nişanlanmışlar. Babam, içinde bir sevinçle tekrar askere dönmüş. Yaşayacağı acıdan habersiz... Henüz bir işi de yokmuş ama nasılsa rızkı veren Allah değil miydi?

 

Babamın Malatya’da tezkeresine bir gün kala, köyünde bir kaza ile adını aldığım onbeş yaşındaki kardeşi Celȃl (amcam) vefat etmiş.

 

O gün babamın hemşehrisi bir asker arkadaşı izinden dönmüş. Acı haberi duymuş ama söyleyememiş. Çünkü babam ertesi gün tezkeresini alacakmış.

 

Akşam bütün arkadaşları veda bahanesiyle kantinde toplanmışlar, hepberaber sohbet edip çay içmişler.

 

Bütün arkadaşlarının aslında haberi varmış ama söyleyememişler. Hatta kaç kardeşsiniz falan diye soruyorlarmış ama babam tezkere sevinciyle olayın farkına varamamış.

 

Ertesi gün başka bir hemşehrisi ile aynı saatte tezkere alacaklarmış. Durumu öğrenen komutanı hemşehrisi o askere: “ İsa'yı evine kadar yalnız bırakma oğlum” demiş.

 

1970 yılında babam ve arkadaşı Malatya’dan memleketimiz Ereğli’ye dönerler.  Otogardan evlerine gitmek için bir faytona binmişler.

 

Arkadaşı yolda bende size gelmek istiyorum diye üstelemiş. Babam anlam verememiş, ama olur demiş.

 



Eve yaklaşırlarken yol boyu hep tanıdıklara rastlarlar. Babam hayırdır nereye gidiyorsunuz diye sorunca amcası: “Oğlum size gidiyoruz, askerden döndün ya... “

 

Eve geldiklerinde ise, toplanan kalabalığın kendisini karşılamaya geldiğini sanacak kadar temiz kalplidir babacığım.

 

Eve girdiğinde bakıyor ki, herkes hüzünlü. Annesine koşuyor bakıyor, o ağlıyor.

 

Babam bir ölüm olabileceğini düşünüyor. Ağlamaya başlıyor. Acaba Topal ebe mi ölmüştü?

 

Odalar arası koşturuyor. Topal ebeyi gözyaşlarını başörtüsüne silirken görüyor.

 

Söyleyin ne oldu, kim, kim derken bir komşu teyze: 

 

“Ese’m Celȃl’i kaybettik” dediği anda dizlerinin dermanı gidiyor. Celaliiiiimm diye ağlayarak yere düşüyor...

 



Yürek dayanmaz bu acıya.

 


 

Babamgil Celal amcamın vefatı nedeniyle bir sene nişanlı kalırlar. Tam ölümde, düğünde insan için derlerken yeni bir vefat olur. 1971 de Topal ebe, torunu Celȃl’ine ve eşi Ese'sine kavuşur.

 

Şimdi Kavuklar köyündeki mezarlıkta Topal Meryem nine ve İsa dedem, Celȃl’i aralarına almış, üçü yanyana yatmaktadır.

 

Nihayet 1972 yılında babam ve annem köy düğünüyle evlenirler. O sıralarda hem aile maddi bunalımdaymış. Hem de babam hala işsizmiş. Bu esnada da annem ise bana hamiledir.

 


Ve 1973 yılının sıcak bir yaz günü ben dünyaya gelmişim. Aynı evde oturduğumuzdan babannemin aşırı sevgisiyle büyüdüm.

 

Sanırım ölen oğlunun adı olmam sebebiyle bana çok düşkündü.

 


Dünyada şu an yaklaşık yedi milyar insan yaşıyor. Bu insanların hiçbiri dünyaya hangi ana-babadan ve hangi ülkede geleceğini seçmediler. 

 

Derisinin ve gözünün rengini ve de boyunun uzunluğunu seçmediler. Bunlar külli irade yani Allah’ın bize takdir ettiği kaderimizin parçalarıdır. 

 

Alllah beni, Afrika’da bir yamyam kabilesinde, Hindistan’da öküze tapan bir babanın oğlu veya Çin’de bir heykel puta tapan bir babanın oğlu olarakta dünyaya gönderebilirdi.

 

Allah’a binlerce şükür, bu ülkede yaşayan milyonlar gibi hayata 1-0 önde başladım.

 

Allah aratmadı. Ben 1973 yılında Konya-Ereğli’de müslüman bir toplumda dünyaya gelmişim.

 

Tabi sadece 1-0 önde başladım hayata ama –bazı hocaların kabirde işi zor dedikleri- benimki taklid-i müslümanlıktı, ancak 2003’te tahkik-i iman yolculuğuna başladım.

 

Ailenin ilk çocuğuyum. Bir erkek ve bir de kız kardeşim vardır. Üç kardeşiz.

 

Babam o yıllarda işsizmiş. Benim doğduğum günü anlatırken hala mahcubiyet duyuyor. Hastanede hemşire doğumdan çıkıp babama geliyor.

 

Oğlu olduğunun müjdesini verdiğini anlatırken durgunlaşıyor. (Eskiden ancak doğumla cinsiyet anlaşılıyordu.)

 

“Cebimde hiç param yoktu. Oysa bir bahşiş vermeyi çok istemiştim” diyor. Ailenin fakirlik döneminde doğmuşum.

 

Evlendikten sonra babannem ölene kadar Ereğli’de dedemlerin evinde yaşamışlar.

 

Ben o yılları az hatırlıyorum. Annem o günleri anlatırken şöyle dedi:

 

“Senin altına bağlayacak bez bulamazdım. Baban o sıralar işsizdi. Çarşafları keserek bez yapmıştım.”

 

 

2.   Bölümün sonu… Devamı yarın…

 

 

Celalin Penceresinden